Tutsak akıldan yeni bir dünyanın eşiğine

İnsanın doğumuyla birlikte öğrenme ihtiyacı da hasıl olur ve bu ihtiyaç ölene dek sürer hiç bitmez. Kimi muhteris bir açlık içinde bu ihtiyacın doyurulması için ölesiye çabalar kimi de suyun akışına bırakır gibi umursamadan yaşar; gayretsiz, çabasız, azar azar nasiplenir birtakım hakikatlerden… Kimi orta karar, kimi delirmişçesine bir hırsla tutunur dünyaya… Kimi ebedi mekân gibi algılar bu dünyayı, kimi de pek ala farkındadır, çok iyi bilir ki dünya bir uğrak yeridir.

Elbette ki bir insanın yeryüzünde attığı adımlarını, fiillerini, duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını hayata bakışı, dünya görüşü belirleyecektir… Nerede durduğunu, ne olduğunu hangi zaviyeden hayata baktığı anlamlı kılacaktır. İşte bu yüzden kimimiz kifayetsiz muhteris iken, doymak bilmeyen arzu ve heveslerin tutsağı iken dünyaya karşı, kimimiz de bir sufi kıvamında dengeli hareket ederiz bu iki göz kırpma arasında geçen şu garip dünyada…

“Bilim kutsal bir inektir/ Science is a sacred cow”

Anthony Standen

Herkesin malumudur ki Aydınlanma dönemi ile başlayan düşünce yapısındaki değişikliklerle insanın hayata bakışı, bilgi edinme yolu, hakikat arayışı bu mezkûr dönemin düşünce yapısının etkisi altında yeni bir forma girmiş bambaşka bir hal almıştır. Ve “bilim” keşfedilmiştir her şeyden önemlisi. Modernite ile bilim, adeta tapılacak bir gerçeklik alanı olmuş, bilimsel bilgi en tartışmasız, en sorgulanmaz bir hüviyeti haiz olarak kabul görmeye başlamıştır.

İnsanın doğumuyla birlikte başlayan eğitim süreci, öğrenme güdüsü, hakikat arayışı moderniteyle birlikte “bilimsel” karakteri ağır basan yeni bir şekil almış ancak bir müddet sonra post-modern devinimlerle bu “bilimsel” niteliği haiz hakikat anlayışı da sorgulanmaya başlanmıştır. Zamanla bilimin o muhkem yeri, bilimsel çabanın kutsallık atfedilecek kadar yüceltilen o eski saltanatı, popülaritesini yitirmeye başlamıştır. Pek çok bilim insanı büyük bir tatminle doyuramadığı bilgi açlığını, farklı yol yöntem ve tarzlarla devam ettirme çabasına girmiş, yeni arayışlara yönelmiştir.

“Bilim kutsal bir inektir” diyen Anthony Standen; devlet adamlarının, siyasetçilerin, din adamlarının, sivil liderlerin ve filozofların hemen hemen herkesin sorgulanıp, eleştirildiğinden ancak elindeki bilimsel kanıtları bir silah gibi kullanan bilim insanının asla sorgulanmadığından, söylediklerinden şüphe duyulmadığından bilakis bilim insanlarına mutlak bir inançla inanıldığından dert yanar.

Elbette ki bilimin insan için neler yaptığı/yapabileceği meselesi önemlidir. Ancak bilimin insana neler yaptığı/yapabileceği düşüncesi pek seslendirilmemektedir. Atom bombası, radyoaktif zehirli gazlar, biyolojik, nükleer savaşlar, algı savaşları vb. en bariz tehlikelerin başında gelir. Bizim için bilim, insan için neler yaptığı/yapabileceği yönüyle değil de insana neler yapabileceği yönüyle eleştiri konusu yapılmaktadır. Bir şeyi külliyen yalanlamak inkâr etmek ya da külliyen doğru saymak yanlışlığına düşmemek gerektiğinin de pek âlâ farkındayız. Elbette ki eleştirilerden kasıt, bir şeyi tamamıyla dışlamak, yok saymak çabası olamaz, aksine var olan yanlışlıklara dikkat çekip doğru mezheplere yer açmak, katkıda bulunmaya çalışmaktır. Şimdiye kadar bilimin bu iki yönünden ikincisi bize bilginin yegâne yeri olarak kabul gören okullarımızda hiç öğretilmedi, öğretilmiyor. Siyasi ve ekonomik çarkın devamı için ihtiyaç duyulan, güdülmeye elverişli nesiller yetiştirmeyi hedefleyen modern okul kurumlarından eleştirel, özgür düşünen bireyler yetişmesini beklemek zaten pek mümkün gözükmüyor. Bizim için biçilen rollerden hangisinin bize uygun olacağını seçme özgürlüğümüz(!) var ya bununla yetinmemiz beklentileri karşılayacaktır. Ya da hangi rolün daha para getireceğinin hesabıyla bizi biz yapan değerleri hiçe saymamız da beklenebilir. Ama çizilen yolun dışına çıkmamız asla beklenmez, beklenemez.

Kendi özgür irademizle belirlediğimiz hedeflere değil de itilerek yönlendirildiklerimize doğru zoraki ve belki de bilinçsizce sürüklenişin acaba kaçımız farkındayız? Kaçımız zihnî esaretimizi hissedebiliyor? Kaçımız akıllarımızın tutsaklığının farkında? Ne olmak istiyorsun sorusunun ağırlığının hangi çocuk farkında? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın ifadesinden insanoğlunun en verimli yaş dönemini ergenlik adı altında patolojik bir çağa dönüştürüp hiçbir şey olamayan çocuklarımızın, hayata hazırlanırken hayatı ıskaladıklarının kaçımız farkında? Ne olmak istiyorsun sorusuna neden hiçbir çocuk var olan kalıpların dışına çıkıp mesela “çiftçi olmak istiyorum” diyemiyor, ya da neden hiçbir ebeveynin zihninde çocuğunun insanoğlu için faydalı ama popüler olmayan işlere dair -mesela zehirsiz tarım yapacak, çalışkan bir çiftçi olmasına dair- bir düşünce yeşermez? Popüler kültürün tutsağı olduğumuz gerçeğinin acaba kaçımız farkında? Her şeyin sektörleştirilip kapitalizme kurban edilmesi, insanın ve doğanın sağlığı ve uyumu kimin umurunda?

“Halk aşksızsa sokaklar banka dükkanlarıyla doludur” Cahit Zarifoğlu

Endüstriyel/bilimsel tarımdan, sektörleşen farmasi ve tıp alanına kadar hayatın tüm alanlarında geçer akçenin “para” olması, doğanın ve insan sağlığının hiçe sayılması ve hatta sektör babalarının hırsları uğruna heba edilmesi normal bir şey mi?  Tüm bunları görmek ve gördükten sonra hemen harekete geçmek için neyi bekliyoruz? Geleceğin en büyük projeleri mutluluk maskesi altında insanlara mahkumiyetlerini sevdirme meselesidir derken Aldous Huxley, “bana ya özgürlük verin ya da ölüm” derken Patrick Henry nasıl da haklılar. Oysa çoğumuz esir olduğumuzun farkında bile değiliz. Aynı istendiği gibi bireyler olmuş çıkmışız kurumsal eğitim çarkının dişlileri arasından. Bize biçilen rolleri geçirmişiz üzerimize ama bu giysinin üzerimize olmadığının farkında değiliz. Yapmayı unuttuk çünkü biz. Üretmeyi unuttuk, üretme aşkımızı unuttuk. Çalışkanlığımızı unuttuk. Durmadan tüketiyoruz… Zamanı, değerlerimizi, aklımızı, sahip olduğumuz her şeyi… Tüketme çılgınlığından üretme saadetine geçişin vakti gelmedi mi?

 

“Doğa ile savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak kaybedeceğiz” Hubert Reeves

İnsan hayatının her alanında “özgürlük ve doğallık” hayatın vazgeçilmezleridir. Yüce Allah kullarını boş yere yaratmamıştır, boş işlerle uğraşsın diye yaratmamıştır. İnsan için asıl olan şey doğuştan getirdiklerini muhafaza etmesi, bununla birlikte sahip olduğu güzellikleri çoğaltma arzusu ve ameli içinde olmasıdır. İnsanın modern dünyanın bunalımından kaçıp kendini, çevresini ve fıtratını koruyabileceği sığınaklar inşa’ etmesi, doğayla savaşmayı bırakıp doğanın bağrında doğallığı yaşaması tersine göçü başlatması için daha ne bekliyoruz? Haydi neden duruyoruz? Tersine göç için kervan düzme zamanı geldi: Haydi şehirden çıkalım köye…

Bir idealin gerçekleşmesi için teorik anlamda birtakım şeylerin hazır olması, temellendirilmiş olması, muhkem bir eksen üzerine oturtulmuş olması gerekir ki ardından yapılacaklar sağlam ve kalıcı olsun. Nerede, nasıl yaşadığımızın, nerede durduğumuzun farkında değilsek, içinde yaşadığımız çevreyi ve toplumu iyi gözlemleyemiyorsak, fırsatları değerlendirip bir şeyler yapma imkânımız muhakkak ki olamaz. Dünyayı anlamlandırma çabamız güdük kalır. “Kendinden çıkışlı” bir yolculuk olmalı bu yolculuk. Kendini bilen dünyayı da her şeyi de bilir çünkü.

 

Okuninuşi’nin çuvalı… Kuyudaki kurbağa…

İnsan dünyayı sadece çuvaldan çıkıp, sahibiyle yüz yüze gelerek bilebilir. Hastalıklı modern çağımızın sebebi insan öznelliğinin sapkınlığıdır. Bir oyuncaktan, bir oyalanmadan ibaret olan görkemli uygarlığımız insanın hakikati görmesini engellemektedir. Yetişkin insan aklı her şeyde hata, kusur ve tutarsızlık arar. Nesneleri diyalektik olarak kavramak denen şey de tam olarak budur. Zavallı insan kusurlu bulduğu doğayı “ıslah” etmeye çalışır. Bu çabasını da “gelişme” ve “ilerleme” diye adlandırır. Masanobu Fukuoka geldiğimiz noktadan gidilecek yere işaret ederek insanoğluna rehberlik etmeye çalışıyor. Doğayı ve doğal olanı tercih etmemizi salık veriyor.

Kiminin hars, kiminin ekin ya da kültür dediği şey, hem insanı hem de insanın ihtiyaç duyduğu şeyleri yetiştirme çabasıdır… Kendinden çıkışlı bir ilim serüveni, hakikate vakfoluş kötü gidişatı değiştirebilir. Özümüze dönmemize, fıtrata uygun yaşamanın yollarını bir şekilde bulmamıza ve uygulamamıza olanak sağlayabilir. Çünkü doğaya yabancılaşan insan varlığı anlamsız hale gelmiş durumda, ruhsal gelişimin ve hayatın kaynağı ise kurumuş. Ufacık bir zaman ve mekânda çırpınıp durmaktan başka bir şey yapamadığımız şu tuhaf medeniyetin orta yerinde insanlık giderek daha da hastalıklı bir hal alıyor ve yorgun düşüyor. Yeniden kalkmanın ve dirilmenin vaktidir. Hakiki bir yaşam yolunun sahtesine düştük diyor Fukuoka. İnsanlar zamanı kısaltıp mekânı genişletme ihtirası içinde sürekli koşturup duruyorlar ve böyle yaparak hem zamanı hem de mekânı yitiriyorlar. Daha fazla kazanmak uğruna ne kadar da çok şey kaybettiğimizi ne zaman anlayacağız?

Yuvarlanıyor yüreğim serin çeşmeye.

(Beyaz eller, uzaklarda, kesti yolunu suların.)

Alıp götürüyor su neşeli türküsüyle.

(Beyaz eller, uzaklarda, kalan bir şey yok sularda!) F.G. Lorca

Yeni bir şeyler söylemek lazım demiş ya şair. Eskinin o saf bozulmamış tam kalabilmiş, yıpranmamış, yitirilmemişlerinden yeni bir şeyler söylemek lazım. An itibariyle dünyanın almış olduğu görüntü artık çuvala sığmıyor.  Yediğimiz, içtiğimiz, soluduğumuz hava bile hasta ediyor. Neden? Çünkü her şey daha çok kazanç uğruna, daha kısa zamanda daha fazlasına ulaşma uğruna heba ediliyor. Muhteris bir şekilde, ilkesizce, edepsizce hareket edenlerin yanlış hesapları yüzünden hepimiz bir akıl tutulması yaşıyoruz. Zihinlerimizdeki esaret zincirleri neden gözümüze batmıyor, canımızı acıtmıyor ve bizi bu prangaları kırmak için harekete geçirmiyor?

“Bilgi güçtür” Francis Bacon

Bilimin usta ellerde nasıl da insanlık(!) hayrına kullanıldığının pek çok örneği var. İlaç endüstrisi, tıp, tarım pek çok alanda insan ve insanlık, kapitalist düzenin çarkları arasında öğütülmektedir. Bilimsel tıp çalışanlarının bir zamanlar hastalarına sigara reçete ettiklerini, hazır yazılmış bilimsel(!) makalelerin altında imza atarak bilime katkı(!) sağladıklarını, gerekli olmadığı halde pahalı tetkik ve ameliyatlara zavallı insanları mecbur bıraktıklarını, hastaya hiç faydası olmayan ancak yazdığı kadar getirisi olan ilaçları reçetelendirdiklerini duymayan kalmadı. Bilgi güçtür demiş F. Bacon. Evet güçtür ancak yaşadığımız şu çağda bilginin şer bir güç odağı olarak işlevselleştirildiği de maalesef yürek burkucu bir gerçektir. Bilgi, hâlihazırda alınıp satılan bir meta gibi kullanılmaya ve manipüle edilmeye ne kadar da elverişli hale getirildi. Bu şerri hayra çevirecek başka gücümüz yok mu peki?

 

Beyaz Önlük Siyah Şapka adlı eserinde Carl Elliot modern tıbbın ve modern algının karanlık yüzüne yolculuk ederken, hâkim güçlerin bilimi, özellikle de sosyal bilimi nasıl da hunharca kullandığını, hayalet yazarlığın ne menem bir şey olduğunu, insan denek pazarlarındaki insanlık dışı uygulamaları tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Eserde adı geçen Joel’i ilaç pazarlama işinden ayrılıp İlahiyat okumaya sevkeden saik neydi acaba? Hastalara “müşteri” hastaneye “gelir getiren kaynak” denmesi Joel kadar bizi de rahatsız etmiyor mu? Replerin birtakım doktorlara “ilaç fahişeleri” demesi, onlara verilen hediyelerin rüşvet addedilmeyen rüşvetler addedilmesi vs. vs. Hiç kimse dünyanın değiştiğini itiraf etmeye yanaşmıyor. İnsanın bilime tapıcılığının ilaç endüstrisinde nasıl ustaca sömürüldüğünün en güzel örneklerini bulabileceğiniz bu kitap çok şeyler anlatıyor: ilaç endüstrisi için düzmece bilimsel makaleler yazanlar, ilaç tanıtımı için uydurma tv haberi yapanlar, klinik araştırma verileriyle oynamaktan hapis yatan doktorlar, aldatmaya sadece göz yuman değil bilakis bu aldatmayı ödüllendiren bir tıp sistemi inşa edenler. Yazar tıpkı internette olduğu gibi, tıp alanının da ticaret nedeniyle dönüşüme uğratıldığını, güvene dayalı ahlak anlayışının aldatmaya zemin hazırladığını iddia ediyor. Ancak insanlar internetin güvenlik açıklarının farkındalar ve virüs programlarıyla, güvenlik duvarlarıyla, casus yazılım engelleyici programlarla, spam detektörleriyle bu netameli alanı güvence altına almaya çalışıyorlar, korunma yollarını bir şekilde arayıp buluyorlar. Ama tıp alanında aynı duyarlık henüz oluşmadı, hala güvene dayalı eski kurallar hakimiyetini sürdürüyor, hiç kimse artık güvenin teminatının olmadığını kabule yanaşmıyor. Tıp hâlâ tapınılan, sorgusuzca kabul gören bir alan olarak varlığını devam ettiriyor.

Artık çoğumuz, tıp alanında, ilaç sektöründe olduğu gibi gıda ve tarım sektöründe de birtakım değerlerin ticaret uğruna, kapitalist hevesler uğruna hiç edildiğinin farkındayız. Dünya savaşlarının bitiminde, elde kalan silah fabrikalarının gübre fabrikalarına dönüşümü de insanın dünya hırsının ne büyük bedellere mal olduğunun bir göstergesi değil midir? Şimdi o fabrikalar tarım sektörünün hizmetinde(!), bize cetvelle çizilmiş gibi pürüzsüz, kan kırmızı domatesler imal etmek için kullanılıyor. Ne güzel değil mi? Para uğruna mutluluğu, sağlığı dahası insanlığı mahvedilmiş bir yaratığa dönüşmedi mi insanlık? “Kitap okumakla manavın beni aldatmasını engelleyemiyorum bir türlü” demiyor mu Oğuz Atay? Artık kitapların doğruları, insanların yanlışlarını silmeli süpürmeli değil mi? Gıda ve gıda yetiştiriciliğindeki kötü gidişe dur demek gerekmiyor mu?

 

Coğrafi keşifler aslında neyin keşfiydi acaba? İnsanoğlunun dünyaya ne kadar çok tamahkâr olduğunun, doymak bilmez bir iştahı olduğunun, başkalarının sefaleti, esareti ve canı pahasına da olsa kendi doyumsuzluklarının yegâne hayat dürtüsü olduğunun en büyük kanıtı değil midir bu keşifler? Bir bilimsel macera gibi resmedilse de aslında içinde şer, hırs ve vahşet barındırmıyor mu? Miadı dolmadı mı artık bu düzensiz düzenin? Hırs ve tamah küpleri hiç dolmadı mı, dolmayacak mı? Az ile yetinme zenginliğini öğrenme zamanımız gelmedi mi? Sağlıksız olandan sağlıklı olana, düzmece olandan doğal olana geçiş süreci başlamadı mı? “Anne ben tartıda hile yapmayan bir tüccar, zehirsiz tarım yapan bir çiftçi, çalmayan bir iş adamı, gerçekten ihtiyacı olan tetkik ve ilaçları yazan bir doktor olmak istiyorum” diyecek çocuk seslerinin zamanı gelmedi mi?

 

Dünya tarihi avcı-toplayıcı dönemden tarımla yerleşik döneme geçişle başlar. Sanırım bu hazin tarihin sonu da yeniden tarıma dönüşle bilimsel tarımdan doğal tarıma geçişle, savaş açtığımız doğayla kucaklaşma ile nihayete erecek. Halihazırdaki şu dönemde aklını, bilgisini ve tecrübesini “doğal” olandan yana insan ve doğa için kullanacak devrimcilere ihtiyaç olduğu ortadadır. Her ne mesleği seçerse seçsin işini iyi yapacak, iyilik için çalışacak insanlara ihtiyacımız var. İster bir meslek ister bir hayat tarzı olarak olsun artık doğal yaşamın en belirgin formu olan kendi ihtiyaçlarını, gıdasını ve hatta giyeceklerini bile kendi üreterek yaşayacak post modern bir doğal yaşam devrimine ihtiyacımız var. Kentsel tarım projeleri ile, betonlaşmanın önüne geçip müstakil ve bahçeli/tarlalı, nefes alan mimarisiyle yeni bir dünyanın eşiğinde, hadi gelin, kendi çiftliklerimizi kuralım. Önce kendimiz kendi doğal yaşam alanlarımızı inşa’ edelim, birer hakikat ekicisi olalım sonra da çocuklarımız severek isteyerek bunun müdavimleri olsunlar… Çağ değişiyor, dönüşüyor… Bu değişimin bir parçası olmaya, tutsak aklın pençesinden kurtulup özgür aklı yaşatmaya, girift bir girdaba dönüşen modern yaşamdan, doğal yaşama var mısınız?

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir