Son Dakika

Terra Madre

Bir seyri sülüktür yaşamak… Nasıl yaşayacağımıza karar vermek belki en hayatî meselemizdir. İçine doğduğumuz bu Dünya’nın geldiği noktada duruşumuz da son derece önemlidir. İnsanın aynı toprakların sâkini olan hemcinslerine, diğer canlılara ve tüm bu canlı toplulukların yaşam alanı olan çevreye verdiği zarar hepimizin malumudur. İşte tüm bunları göz önüne aldığımızda nasıl yaşayacağımız meselesi daha da ciddi bir hal almaktadır. Bozulan dengeleri görmezden gelip konforlu yataklarımızda uyumaya devam mı edeceğiz yoksa kıyamet gelip çatmadan uyanacak ve ıslah için harekete geçenler arasında saf mı tutacağız? Bu minvalde gelişen önceki yazılarımın bir devamı niteliğinde olan bu yazıda da kaldığım yerden devam edeceğim.

Yüzyıllardır Dünya üzerinde neşvünema bulan her hareketin bir şekilde bir adla anılageldiğinin farkındayım ancak var olan hareketin anlamını ve kapsamını bir adla daraltmaktan da endişe etmekteyim. Bu yüzden nominalizm tehlikesinden sakınıp ad koymak yerine sıfatlandırmanın daha doğru olacağı kanısındayım. İşte insanlığın özünden, fıtratından fersah fersah uzaklaştığı, kıyamete ramak kala diye nitelendirebileceğimiz bu çağa ilişkin illaki bir şeyler söylememiz gerekiyorsa bu çağın hastalıklarını çözmeye yönelik hareketleri şöyle tasvir edebiliriz: “öze dönüş”, “doğaya dönüş”, “üretkenliğe dönüş”, “doğayı taklit”, “sürdürülebilir yaşam”, “doğal yaşam”, “kanaatkârlık, sadelik ya da moda tabiriyle minimalizm”. Bu anlamda kötü yönde seyreden sürece dikkat çekmek, çözüm için insanı harekete geçirmek üzere yazılmış onca kitabın yanında ne güzeldir ki Dünya’nın hali pürmelalini tüm canlılığıyla resmeden harikulade belgeseller de var elimizin altında. İşte bu yazımda Dünya’yı okuma çabamda yaşayarak kesp ettiklerime, okuduklarıma ilave izlemiş olduğum Home, Kiss The Ground, Minimalizm adlı belgesellerde ortaya konan verilerle gerçekleri seslendirmeye devam edeceğim.

 

 

Dünya, dört milyar yıldan beri varlığını sürdürmektedir. İki yüz bin yıldır var olan insanoğlu doğadaki yaşam zincirinin halkalarından sadece biridir. Buna rağmen bu zinciri kıran, dengeyi bozan faaliyetleriyle kendi yaşam alanını da tıpkı doğayı ve diğer canlıları mahvettiği gibi yağmalayan, yıkıp bozan da yine insanoğludur.

Dünyanın yaşı milyarlarla ölçülecek kadar eskiye dayanırken oluşumu dört milyarı bulan ağaçlar ise doğada tür zincirinin en önemli halkasıdır. Yer çekimine meydan okurcasına beslenmek için ihtiyaç duyduğu güneşe ulaşmak üzere biteviye göğe doğru uzanan tek canlı varlık ağaçtır. Ağaçlar güneşten aldıkları ışık enerjisiyle beslenir ve nihayetinde ortaya çıkan gövde ve yaprakları su, mineral, bitki ve diğer canlı türlerinin karışımında çürür. Tüm bunlar toprak oluşumunu meydana getirir. Dünya var olalı beri yaşamış olan tüm insanların sayısı kadar canlıya bir avuç miktarda ev sahipliği yapan toprak, son derece hareketlidir. Toprak içindeki mikroorganizmalar sürekli beslenir, toprağı kazar, havalandırır; toprağı dönüşüme uğratarak humus denen verimli toprak katmanını oluşturur.

 

 

Dünyadaki her canlı yaşadığı yere, mekân da içinde barınan canlılara uyum sağlayacak şekilde güçlü bir yapı ve iş birliği içindedir. Doğada kaybeden yoktur. Doğada her canlının farklı bir rolü ve özel bir yeri vardır. Doğada hiçbir şey gereksiz değildir ve doğada zararlı diye bir kavram yoktur. Doğa tam bir denge ve dinginlik ortamıdır. Tarihin en büyük devrimi olan tarımı keşfetmesi ve yerleşik hayata geçmesiyle insanoğlunun zihninde her canlının zihninde var olan “yiyecek bulma” dürtüsü kaybolmuştur. Kas gücünden doğadaki enerji gücünü kullanmaya başlayan insanoğlu son altmış yılda kömür, gaz ve petrolle tanıştıktan sonra dünyayı son derece radikal bir değişime uğratmıştır. Dünya nüfusunun yarısı şehirlerde yaşamaya başlamıştır. Artan nüfus ve kendi yiyeceğini kendi üreten insanların sayısındaki azalma devasa boyutlarda monokültürel tarım yapılmasına neden olmuştur. Doğada her şey birbirine bağlıdır. Ekili alanlar ve monokültürel tarım parazitlerin ortaya çıkmasına ve artmasına neden olmuştur. Bu parazitlere karşılık kullanılan tarım ilaçları (zehirleri) hem insanlara hem de doğaya son derece zarar vermektedir. Petrokimyasal sektörün bir başka buluşu olan, insan sağlığına ve doğaya tahribatı son derece fazla olan kimyasal gübre kullanımı ile yapılan endüstriyel tarım, çevreye ve bu çevre içinde yaşayan tüm canlılara zarar vererek insan kaynaklı felaketin boyutlarını artırmıştır. Gübreli ekim, toprak ve iklimle uyumlu hale getirilen verimli ve kolay taşınabilir tarım ürünlerinin önünü açmıştır. Böylelikle binlerce yıllık tohumlardaki ürün çeşitliliği son yüzyılda silinmiş ve modern tarımın üretim fazlasıyla ne yapılacağı bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır.

 

 

Modern tarımsal üretimin büyük bir kısmı hayvan yetiştiriciliği için yapılmaktadır. Hayatında bir kez bile otlaklarda otlayamayan hayvanlar insanların abartılı iştahlarını karşılamak üzere hayvan çiftliklerine hapsedilmiştir. Bu devasa çiftliklerdeki hayvanların beslenmesi için tonlarca tohum, soya küspesi ve protein zengini habbeler kamyonlarla bu çiftliklere taşınmaya başlanmıştır. “Küresel ısınmanın ve iklim değişikliklerinin birinci nedeni modern büyük baş hayvan yetiştiriciliğidir” dendiğinde buna inanamamıştım. Zavallı hayvanların böyle bir zarara neden olabileceklerini hiç düşünmemiştim. Tabii ki bu, hayvanları sağlıksız koşullarda insana yakışmayan muamelelerle hızla üreyip çoğalan bir nesne olarak onları yetiştirmeye kalkan insanların suçudur. Ne tuhaftır ki doğada insandan başka doğaya ve diğer canlılara “zarar veren” başka canlı türü yoktur.

 

 

Dünyada kullanılabilen suyun yüzde 70’i tarım alanında kullanılmaktadır. 1 kg patates için 100 litre, 1 kg pirinç için 4000 litre 1 kg sığır eti için ise 13 000 litre suya ihtiyaç duyulmaktadır. Tamamen makineleşmeye dayanan endüstriyel tarımın üretim ve nakliye sürecini de harcanan petrolle hesaba kattığımızda sorun yumağı, orantısız enerji kullanımıyla devasa boyutlara ulaşmaktadır. Endüstriyel modern tarım artık tamamen petrolün egemenliğine girmiş, makineleşmeye tutsak olmuştur. Endüstriyel tarım Dünya nüfusunun iki katını besleyecek güce sahip olsa da çeşitliliğini yitirmiştir. Nicel artışa mukabil nitelik bakımından değerlendirildiğinde lezzet ve besin değeri açısından endüstriyel tarım ürünlerinin kalitesi çok düşmüştür. Artan nüfusu doyurabilmenin, açlığı ortadan kaldırmanın yegâne formülü olarak sunulan endüstriyel tarım hem tüketiciye ulaştırılıncaya dek geçen sürede meydana gelen ziyanla hem de tüketim esnasındaki israfla bu amaca ulaşamamış ve sorunları çözme yerine sorunun ta kendisi olmuştur.

Son haliyle tarım aç kalma dürtümüzü, açlık korkumuzu bastırmış gibi gözükse de maalesef hepimizi petrole bağımlı kılmıştır. Artık dünyanın saati güneş enerjisini sömüren ve yorulmak bilmeyen makinelerin ritmiyle çalışmaktadır. İhtiyaçlarımızla birlikte yeşeren umutlarımız artık doyumsuzluğu ve savurganlığı da beraberinde getirmiştir. Artık mesafeler kilometrelerle değil dakikalarla ifade edilmektedir. Şanslı(!) birkaç ülke ya da sosyal tabakanın kurduğu yaşam tarzı tv ve internet medya dünyasının övdüğü evrensel bir düş haline getirilmiştir. Otomobiller konforun ve gelişimin simgesi olmuş ve insanlar sorumsuzca biteviye tüketen birer nesneye dönüştürülmüştür.

 

 

Dünya geliştikçe(!) enerjiye duyulan ihtiyaç da artmaktadır. Oluşumu milyarlarca yılı bulan ve milyarlarca yıldır toprağın içinde muhafaza edilen mineraller son yüzyılda makineler tarafından hunharca sökülüp alınmış ve tüketilmiştir. Bize bahşedilen yaşam döngüsünü kendi sonumuz pahasına hunharca bozmaktayız. 500 milyon insan çölde 25 bin yıl önce yağan yağmur sularını, fosil suları kullanarak yaşamını idame ettirmektedir ancak bu su yenilenebilir bir kaynak değil ve olağan dışı jeolojik hareketlenmelerin de sebebidir. S. Arabistan’da bir zamanlar bu tarzda yapılan ve şimdi terkedilen endüstriyel tarım alanları tehlike arz etmektedir. Görkemli Ürdün nehrinden eser kalmamıştır. Lut Gölü’nün suyu her yıl 1 m. çekilmektedir. Dünya üzerindeki her on nehirden biri yılın birkaç ayı dışında denize ulaşma imkânından yoksun kalmıştır. Son altmış yılda 21 milyon kuyu kazarak susuzluğuna çare arayan Hindistan en kötü durumdaki ülkelerin başını çekmekte; susuz kalan kuyularını, kurak mevsimde açtıkları havuzları Muson yağmur suyu hasat ederek telafi etmeye çalışmaktadırlar. Dünya’nın bir köşesinde manzara böyleyken bir başka tarafında kişi başı günlük su tüketimi 800-1000 litreyi bulmaktadır. Bir zamanlar çöl olan Las Vegas, devasa golf sahalarına ve tropikal bitki örtüsüne sahip Palm Spring şimdi Dünya’nın en çok su tüketen yerlerinin başında gelmektedir. Bu yerleşim yerlerini besleyen Kolarado nehri oluşumu için 6 milyon yıla ihtiyaç duymuş bir nehirken son yılların aşırı ve orantısız su tüketimi nedeniyle artık denizle bağlantısı kesilmiş ve kuruma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Yeryüzünün yüzde altısını oluşturan bataklıkların yarısı son yüzyılda otlak, tarım ya da inşaat alanı olarak kullanılmak üzere, dünyaya daha fazla kazık çakma arzumuzla yok edilmiştir. Bu yüzden suyun tazelenmesi için gerekli olan bataklıklardan istifade etmekten de mahrum bırakılmış durumdayız. Oysa doğada her şey su, toprak, hava ve canlılar birbirine bağlıdır. Zincirdeki kopmalar doğal dengenin bozulmasına neden olur. Ağaçlar yeraltı suyunu havaya salar, yaşam için gerekli nemi sağlar. Atmosferdeki tüm karbon miktarından daha fazlasına sahip olan ormanlar hepimizin muhtaç olduğu iklimsel dengenin temel taşlarıdır. Ağaçların bir başka işlevi de yeryüzündeki biyolojik çeşitliliğin dörtte üçüne ev sahipliği yapmasıdır. Ağaç kıyımı ile bu doğal habitat canlı türlerine barınak olma özelliğini yitirerek canlı türlerinin yitip gitmesine neden olmaktadır.

 

Ormanlar ilaç deposudur. Vücudumuz bitkilerden yapılan maddeleri tanır ve bu şifa kaynaklarıyla sıhhat bulur. Aslında doğada tüm canlılar aynı dili konuşan aynı ailenin fertleridir. Tüm canlılar evrenin ortak diline insiyaki olarak aşinadır. Duyularımızla algılayamıyoruz diye birtakım gerçekleri yok sayamayız. Duyularımızla birlikte sezgilerimizi ve iç güdülerimizi de işin içine katarsak ancak o zaman tam ve bütün oluruz. Böylelikle hem kendimizle -ruh ve beden sağlığını kemale erdirerek- hem de içinde yaşadığımız doğayla bütünleşerek yaşamın huzurunu, ahengini daha derinden hissedebiliriz.

Eski insanlar bir tesadüf eseri ya da deneme yanılma yoluyla değil çevreleriyle bütünleşik yaşadıkları için, doğadaki diğer tüm canlıların seslerine, renklerine, kokularına, biçimlerine yani varlıklarına kulak verdikleri için duru ama bütünlükçü bir bakışla pek çok şeye vakıf olabilmişlerdir. Bitkilerin dış görünüşleriyle insan organları arasında bir bağ olduğunu sezmişlerdir.  Alıç meyvesi ile kalp arasında bir benzerlik kurarak alıç meyvesini kalp güçlendirici, kalp koruyucusu olarak; ceviz ile insan beyni arasındaki benzerliğin farkına vararak insan vücudunda gümüş iyonuna ihtiyaç duyan tek organ olan beynin bu ihtiyacını karşılamada cevizden faydalanma yolunu öğrenmişlerdir. Genellikle ağaçların zayıf dallarında ur benzeri dokular üzerinde yeşerip büyüyen ökseotunun ağaca konuşlanma şeklinden ur ve kanser tedavisinde faydalanmanın isabetli olacağını bulmuşlardır. Bugün de kanser tedavisinde ökseotundan elde edilen bir ilaç bulunması tesadüf değildir. Yine benzer şekilde doğayla bütünleşerek yaşayan insanlar, sap ve dallarının içi boş olan mürverin dolaşım sistemi için faydalı olduğunu, dokunulduğunda ürtiker benzeri bir etki oluşturan ısırganın ürtiker tedavi edici özelliği olduğunu, şekil itibariyle barbunyanın böbreğe, tatlı patatesin pankreasa, zencefilin mideye, avakadonun rahime, havucun göze iyi geldiklerini bulmuşlardır. Aklımızı, düşünce biçimimizi ve bilim yapma tekniğimizi sadece delile dayalı, maddesel düşünme biçimiyle sınırlamadıkça doğayla şifa bulmanın pek çok yolu daha önümüze açılacaktır.

Homoeconomicus derekesine indirgenen insanoğlunun şifa arayışları kapitalizmin ve modern bilimin elverişli nosyonlarıyla sonuçsuz kalmıştır. İnsanlar hastalığa neden olan sorunun kaynağını kurutmaktan çok sadece ağrılarını azaltabilecek kadar yaşam alanı sağlayan ilaç sektörünün mahkûmu haline dönüştürülmüştür. Gerçek ve tam şifa bulma yollarını tıkayan, insanları bir ömür boyu sentetik ilaçların kölesi yapan sağlık sistemi tıkır tıkır işlemekte, böylelikle bozgun ve yıkım her alanda biteviye sürüp gitmektedir.

Son kırk yılda yağmur ormanlarının beşte birlik bir kısmı yerini soya fasulyesine ve hayvan çiftliklerine bırakarak yok olmuştur. Dünya’nın en büyük dördüncü adası olan Borneo adası bir zamanlar dünyanın en büyük tür çeşitliliğine sahip, geniş ormanlık alanlarıyken şimdi tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu adada doğal denge ormanlık alanların monokültürel tarıma ve hurma yağı üretimi uğruna feda edilmesiyle bozulmuştur.

Bir başka olumsuz tablo da Dünya’nın en ıssız adası Paskalya adasında yaşanmaktadır. Bir zamanlar Dünya’nın en büyük palmiye ağaçlarının bulunduğu bu adada ormanların %98’i kereste hırsına kurban gitmiş durumdadır. Tüm ağaçları kestikleri için kano yapacak ağaç da bulamayan yerel halk balıkçılık yaparak geçinme fırsatını da yitirmiştir. Gizemli ada Paskalya adası için sorulması gereken soru o muhteşem heykellerin o adada nasıl ortaya çıktığı değil Rapa Nui halkının neden zamanında tedbir alıp o muhteşem medeniyetin son bulmasına engel olamadığıdır.

Son elli yılda kağıda olan talebin beş kat artmasından dolayı okaliptüs kültürünün artışıyla doğa yine yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ökaliptusların toprağa saldığı bir çeşit zehir nedeniyle kağıt ihtiyacını karşılamaya yönelik monokültürel okaliptüs yetiştiriciliği toprağı tarıma elverişsiz hale getirmiş başka ürün yetiştirme imkânını tüketmiş durumdadır.

 

 

Dünya üzerinde her gün 5000 insan kirli içme suyu nedeniyle ölmekte, 1 milyara yakın insan aç gezmekte, her yıl 13 milyon hektarlık orman alanı yok olmaktadır. Her 4 memeliden biri, her 8 kuştan biri, her 3 amfibiden biri yok olma tehlikesi altındadır.  Canlı türleri normalden bin kat daha hızlı ölmekte ya da öldürülmektedir. Bilinçsiz avlanma ile balık av alanlarının dörtte üçü tükenmek üzeredir. Son 20 yılın ortalama sıcaklıkları bu zamana değin kaydedilenlerin en yüksek sıcaklıkları olmuştur. 2050’de 200 milyonu aşacak bir iklim mülteci göçü beklenmektedir. Bu durumun Dünya’daki demografik, sosyo-ekonomik, kültürel dengeleri sarsmasından endişe duyulmaktadır.

Soya fasulyesi, hurma yağı ve okaliptüs ağaçları yetiştiriciliğinde olduğu gibi yanlış tarımsal faaliyetler hayati öneme sahip olanın fuzuli olan uğruna yok edilmesinin canlı örnekleridir. Son yetmiş yılda iki yüz bin yıldır üzerinde yaşadığımız Dünya’yı kökünden değiştirdik. Ekolojik, ekonomik her türlü dengeyi bozduk. Ne tuhaftır ki Dünya’daki yoksulların yarısı zengin ülkelerde yaşamaktadır. Dünya’nın en büyük petrol ihracatçısı Nijerya nüfusunun yüzde yetmişi yoksullukla mücadele etmektedir. Dünya zenginliklerinin yarısı tüm Dünya nüfusunun yüzde ikisini oluşturan zengin kesimin elinde bulunmakta, Dünya nüfusunun yüzde yirmisi dünya kaynaklarının yüzde seksenini tüketmektedir. Her gün sonuçlarını yeni yeni fark ettiğimiz büyük nüfus hareketliliklerine yol açan eşitsizlikler artarak devam etmektedir. Çok fazla parlatılmış “ilerlemeci” nosyonuyla modern bilim vaatlerini gerçekleştirme potansiyelinden son derece uzak gözükmemektedir.

En hızlı büyüyen metropollerden biri olan Lagos’ta 1960’ta nüfus 700 bin iken 2025’te bu rakamın 16 milyona çıkması beklenmektedir. Ne yazık ki bu şehre sonradan gelenler ekonomik ya da demografik sebeplerden dolayı tükenen kaynaklar nedeniyle toprağından ayrılmaya mecbur bırakılmış çiftçilerdir. Kısacası her hafta 1 milyondan fazla insanı şehirlere göçe ve her 6 kişiden birini sağlıksız ve aşırı kalabalık yerlerde günlük temel ihtiyaçlarını dahi gideremeden yaşamaya zorlayan bu göç hareketi zenginleşmek için değil hayatta kalabilmek adına yapılmaktadır.

Yoksulluk artmakta, elde kalan son kaynaklar ve topraklar da hızla tüketilmektedir.  Sürekli artan enerji tüketimi, kaynakların bu denli hızlı yok edilmesi canlı yaşam alanlarını tehdit etmekte iklim değişikliği de bu tehdidi daha da büyütmektedir. Bu gidişle birkaç on yıl içinde karbon miktarı atmosferi bir kazana çevirecek, doğanın yaşamı sürdürmek için hapsettiği karbon geri tepecek ve atmosferi ısıtacaktır. Global bir kente çevrilen Dünya’da nakliye ve ulaşımın artması, endüstriyel tarımın fosil yakıt tüketimine dayalı olması, ağaçların bilinçsizce kesilmesi, ormanların yok edilmesi gibi pek çok insan faaliyeti doğaya büyük miktarda karbondioksit salmakta ve Dünya’nın iklimsel dengesini bozmaktadır. Öyle ki Dünya üzerindeki canlı türlerinin dörtte biri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumdadır.

Kutup bölgelerinde de doğanın dengesi çoktan bozulmuştur. Küresel ısınmanın etkisiyle kıta buzulları erimekte, ısınma süreci daha da hızlanmaktadır. Kuzey kutbu buzulları otuz yıl içinde yüzey genişliğinin üçte birini kaybetmiş durumdadır. Dünya’daki tüm tatlı su rezervlerinin beşte birine denk düşen Grönland buzullarındaki suyun, buzullarının erimesiyle deniz seviyelerini 7 m. yükseltmesinden endişe duyulmaktadır. Grönland’da göller, buzulların beslediği nehirler ve buz dağları artıyor. Son yüzyılda su seviyesi 20 cm. yükseldi, her şeyin dengesi bozuldu. Oysa Grönland’da sanayi yoktur, bu erimenin tek nedeni Dünya’nın başka bölgelerindeki sera gazı salınımıdır. Ekosistemde sınır yoktur, bir uçtaki bozulma öbür uca hızla ulaşmaktadır. Su ısısındaki en ufak bir değişiklik mercan resiflerinin yüzde otuzunu yok etmiştir. Böylelikle türler zincirinin bir halkası daha kopmuştur. Atmosferdeki rüzgâr akımları yön değiştirmekte, yağmur döngüsü ve iklim coğrafyası değişmektedir. Dünya nüfusunun yüzde yetmişi kıyı düzlüklerinde yaşamaktadır. En büyük on beş ülkenin on biri ya deniz kıyısına ya da nehir ağzına komşudur. Deniz seviyesi yükseldikçe tuzlu su yeraltı sularına karışacak ve içme suyunu ortadan kaldıracaktır. Devasa yeni göçlerle yerleşim alanları değişecektir. Maldivler gibi deniz seviyesinin altındaki yerleşim alanları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

Afrika’daki Klimanjaro dağı tanınamayacak hale gelmiş durumdadır. Klimanjaro üzerindeki buzulların yüzde sekseni yok olmuştur. Yaz aylarında kuruyan nehirler nedeniyle halk susuzlukla boğuşmaktadır. Dünya’nın zirvesi sonsuz kar ve buzul diyarı Himalaya Buzulları da çekilmektedir. Oysa bu buzulların su döngüsünde çok önemli bir rolü vardır. Bu buzullar muson yağmurlarında biriken suyu buza dönüştürüp yaz geldiğinde nehirlerdeki akışı sağlamaktadır.

Dünya’nın en kalabalık ve yoksul ülkelerinden biri olan Bangladeş doğal afetlerin hışmına uğramış ve göçle karşı karşıya kalmış durumdadır. Çok geçmeden zengin ülkelerin de huzuru bozulacaktır. Hali hazırda tüm ülkelerde yaşanan aşırı sıcak ve kurak geçen mevsimler tehlikenin yaklaşmakta olduğunun en büyük habercisi olarak düşünülmektedir.

Avustralya’daki tarım alanlarının yarısı bu olumsuz tablodan çoktan etkilenmeye başlamıştır. Binlerce yıldır gelişimimizi sağlayan iklimsel dengeyi çoktan tehlikeli boyutlara ulaştırmış durumdayız. Söndürülemeyen yangınlar büyük şehirlere doğru uzanmakta ve küresel ısınmayı tetiklemektedir. Ağaçlar yandığı sürece karbondioksit salınımı artmakta ve iklimimizi kontrol eden sistem parçalanmaktadır. İklim değişikliği ve küresel ısınma kâbusu her geçen gün daha korkunç boyutlara ulaşmaktadır. Sibirya ve benzeri yerlerde hava ısısı epey düşmüş durumdadır. Bu bölgelerde sürekli don halinde olan toprak altı tabakaların altında karbondioksitten yirmi kat daha güçlü bir sera gazı olan metan gazı bulunmaktadır. Bu yerleşim yerlerindeki topraklardaki donun çözülmesi metan gazını ortaya çıkararak sera etkisiyle kimsenin boyutlarını tahmin dahi edemeyeceği çok büyük felaketlere neden olacaktır.

Uzmanların görüşleri insanlığın bu kötü gidişatı durdurmak ve iyileştirmek için on yıldan daha az bir süresi olduğu yönünde seyrediyor. İnsanlık kendi elleriyle yarattığı bu cehennemi artık kontrol altında tutamıyor. İş çığırından çıkmış durumdadır. Hepimizin kökeni su, hava ve diğer yaşam formlarıyla bağlantılı olmasına rağmen biz bu bağları kopardık. Şimdi gerçeklerle yüzleşme zamanı geldi ve geçiyor. Dünyayı hırslarımızla şekillendirdik ve değişim için harekete geçmek için zamanımız daraldı. Sebep olduğumuz bu acı gerçekle yüzleşip gerekeni yapmazsak dünya bu yükü artık kaldıramayacaktır.

Eylemlerimiz tarihin hiçbir döneminde bugünkü bu kadar korkutucu olmamıştır. Eylemlerimizin bedeli hiç bu kadar ağır olmamış, hiç bu kadar masuma dokunmamıştır. İnsanlar arası dayanışmanın önemine inanmak için daha ne kadar bekleyeceğiz? Eğitim hiç bu kadar yaygın olmamıştır. Ancak kötü gidişatı ne durdurabilmiş ne de iyileştirebilmiştir. Problemi anlamak yarı yarıya çözmektir. Eğitim seviyesinin bu kadar yüksek olduğu günümüz dünyasında eksik olan ne? Neden gerçekleri görmekten ve çözüm için çalışmaktan uzağız?

Şimdi elbette ki karamsar olma zamanı değildir. Sorunları gördüğümüz gibi çözüm için yapılanları da bilmekte fayda vardır. Dünyanın kara kutusu, geçmişi ve geleceğiyle Dünya’nın arşivi olarak adlandırılan Antarktika’da güzel işler yapılmaya başlanmıştır. 49 ülkenin imzaladığı protokolle Antarktika insanlık hazinesi olarak kabul görmüştür. Kara sularının yüzde ikisi koruma altına alınmıştır. Doğal parkların alanları artırılmıştır. Güney Kore’de savaştan tahrip olan ormanların yüzde altmış beşi yeniden hayata döndürülmüştür. Kağıtların yüzde yetmiş beşi geri dönüştürülerek kullanılmaya başlanmıştır. Kostarika askeri harcamalara son vermiş, ordusunu feshetmiş, kaynaklarını eğitime, eko-turizme ve ormanlara harcama kararı almıştır. Önde gelen kereste üreticilerinden olan Gabon artık seçici davranarak her bir hektar ormanlık alanda sadece üç ağaç keserek ormanlarını koruma altına almıştır.

 

 

İnsanın çevreye verdiği zarar neticesinde kendi elleriyle oluşturduğu bu felaketi yine kendi elleriyle düzeltmesi gerekmektedir. Toprak canlıdır, karbon bağlama özelliğiyle, sayısız canlı türünün yaşam alanı olması özelliğiyle ekosistemin en önemli öğelerinden biridir. İnsan toprağı düzeltirse her şey düzelir. Her şey toprak ananın gönlünü kazanmakla başlayacaktır. Temiz gıda için önce toprağı koruyup kollarsak bu bize olduğu kadar içinde yaşadığımız ekolojik düzene de sağlık getirecektir. Çünkü sağlıklı toprak sağlıklı bitki demektir. Bu zincir sağlıklı canlılar, sağlıklı Dünya, sağlıklı evren olarak devam edecektir. Toprakta ve doğadaki işletim sistemini taklitle yeniden toprakla olan bağımızı kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Doğaya hâkim değil doğaya teslim olmamız gerekiyor.

 

Bu zehir nasıl ve niye insanlara bulaştı?

 

Endüstriyel tarımın kökeni Alman bilim insanı Fritz Haber’e dayanır. Haber, gıda üretimini artıran sentetik azotlu gübreyi ve tarım ilacı denen zehri bulan kişidir.  Tarım ilaçları adı verilen bu zehir tarihte ilk kez kimyasal silah olarak da savaşlarda kullanılmıştır. Savaş sonrası Haber’in bu zehirli kimyasallarını Amerika kendi topraklarına getirip tarım ilacı olarak pazarlamaya başlamıştır. Bu savaş sonrası inovatik hareketlerle Amerika tek tip sanayi üzerine kurulu bir alt yapı oluşturarak Dünya’nın en güçlü endüstriyel gıda üretim sistemini yaratmış ve felaket böyle başlamıştır. Bu tarım zehrine dayanabilmesi için bitkilerin genetiğiyle oynanmıştır. Amerika’da en çok yetiştirilen ürün olan mısırın neredeyse tamamında yabani ot mücadelesi adı altında glifosat denen kanserojen bir kimyasal kullanılmaktadır. Bu kimyasalın sebep olduğu kanser vakaları nedeniyle mahkemelik olan satıcı firmalara milyarlarca dolar para cezası kesilmiştir.

 

 

Gerek gübre gerek pestisit amaçlı kullanılan kimyasal zehirler toprağa, suya ve dolayısıyla vücudumuza fütursuzca girmektedir. Bu yanlış besin üretim zinciri doğal çevreyi öldürmekte, insanlar başta olmak üzere tüm canlı sistemlere önü alınamaz zararlar vermektedir. BM raporları 1970’den bu yana üçte birini kaybettiğimiz yüzey toprağının kalanında tarihin son 60 hasadını yapabileceğimizi söylüyor. Peki ya sonrası? Kaos!

Bir metrekare toprağı çıplak bırakmak oradaki mikroklimayı değiştirmeye yeter. Dünyadaki arazilerin yarısından fazlasında toprağı çıplak bırakmak ise makroklimayı da değiştirecektir. Küresel ısınma ve iklim değişikliklerine maruz kalmamızın temelinde endüstriyel tarım ve endüstriyel hayvancılık yatmaktadır. Kuru laf kalabalığından öte gitmeyen toplantılar, raporlar askıda kalmaktadır. Kimse taşın altına elini koymamaktadır. 2015’te Paris’te düzenlenen iklim zirvesi de bu açıdan geleceğe ilişkin umutlarımızı yeşertmekten uzak düşmüştür. Bu girişimler içinde en akıllıca gözüken Fransa Tarım bakanının önerisini 196 ülkeden sadece 30’u imzalamıştır. ABD, Çin ve Hindistan bu anlaşmayı imzalamazken ABD Paris antlaşmasından da tamamen çekildiğini açıklamamıştır. Tüm bunlar devlet bazında çözüme ulaşmaya ilişkin beslenen umutları söndürmüştür.

Uluslararası platformlarda çözüm arayışlarına ilişkin hayal kırıklığı, bireysel bazda ortaya konacak çabaların önemini artırmaktadır. Yanlış yöntemler karadaki karbonun salınıp atmosferde birikmesine neden olmuştur. Biyosekestrasyonla, rejeneratif tarımla, doğayı taklide dayalı doğal tarımla, permakültürle yani doğru yöntemlerle bu yıkıcı döngüyü tersine çevirmek mümkündür. Her şey toprakla başlıyor, toprağı iyileştirirsek iklimi de iyileştirebiliriz. İklimi iyileştirebilirsek yaşadığımız bu felaketi sonlandırabilir güzel bir Dünya’nın oluşumuna katkıda bulunabiliriz.

 

 

Dünya’nın yaşanabilir bir yer olmasını istiyorsak, sürdürülebilir bir hayat istiyorsak yaşam şeklimizi yeniden gözden geçirerek işe başlayabiliriz. Kuraklıkla karşı karşıyayız. Su israfı dendiğinde hepimizin aklına sadece muslukları boş yere akıtmamak geliyor. Oysa ihtiyacımız olmadan aldığımız her ürün, su ve enerji tüketimini hızlandırarak bizi felakete sürüklüyor. İnsanın doğayı tahribine karşılık uyananlar olduğu gibi kendini mahveden insan olgusunu da irdeleyen bu konuda farklılık ortaya koyan güzel örnekler de çıkıyor karşımıza. Minimalizm adlı belgeselde yazar Dan Harris de dünyanın bu seyrinde farkındalık yaratanlardan biri olarak Dünya’nın koşuşturmasına kapılıp kendini acınası hale getiren günümüz insanının çılgınca harcamalarını eleştiriyor ve çözüme ilişkin somut öneriler sunuyor.

Para, başarı gibi istediği her şeye sahip olduğu halde mutlu olamayan, kendini boşlukta ve sefil hisseden Ryan Nicodemus da önce bu boşluğu ıvır zıvır satın alarak tüketim çılgınlığıyla doldurmaya çalıştığını anlatıyor. Tarihin en iyi yaşam standartlarına sahip olduğu bu çağın nimetlerine gark olarak yaşadığı hayatın onu tatmin etmediğini hissediyor ve garip bir şekilde mutluluğu yakaladığını gözlemlediği arkadaşı Joshua Fields Millburn’ün sürdüğü mutluluk yolunu takip ederek minimalist olmaya sadece ihtiyaç duyduğu kadarıyla yaşamını ikame ettirmeye karar veriyor ve sorgulamadan, ihtiyaç duymadan ya da fazladan aldığı her eşyayı hayatından çıkararak mutluluğun yolunu bulduğunu ifade ediyor. Hayatlarına değer katan birkaç eşya dışında geriye kalanların hepsinden kurtulan Joshua ve Ryan minimalist olarak yaşadıkları beş yılı anlatan kitaplarıyla, şehir şehir gezip gerçekleştirdikleri söyleşilerle ve kurdukları  theminimalists.com adlı web sitesiyle buldukları bu “doğru yol”u diğer insanlarla paylaşıyor.

Nöropsikolog Rick Hanson tarihin en iyi yaşam standartlarına ve konforuna sahip Batı insanının nasıl oluyor da bu halinden memnun olamayıp daha fazlasını istediğini biyolojik kökenli kuruntulu bir ihtiras olarak değerlendiriyor ve bu “sürekli bir şeyler alma, daha fazlasını isteme” halini patolojik bir olgu olarak değerlendiriyor. Piyango kazananlar mutsuz; üç arabalı garajıyla devasa malikane sahibi insanlar mutsuz; insanlar sanki hoşnut olmamak için “ayar”lanmış gibi sürekli bir şeyler alma peşinde koşuyor diyen girişimci Jesse Jacobs da bu sürekli tüketen ve mutluluk getirmeyen beşer edimini bir bağımlılık olarak görüyor. Bu bağımlılığı teknoloji ve bilgi ile sürekli tüketerek doyurmaya çalışarak bu kısır döngüyü büyüttüğümüz gerçeğini ileri sürüyor.

Sürdürülebilir tekstil uzmanı Shannon Whitehead ise bu hususta uyananlardan biri olarak hayatlarımıza hâkim olan görüşün insanı hayata at gözlüğüyle baktırdığını, nasıl görmemizi istiyorlarsa ona inandırılarak bir yanlışın içine düşürüldüğümüzü anlatıyor.

Nörobilimci Sam Harris de medya ve sosyal medya ile muhteşem bir hayat ilizyonuna kapılmış insanların ulaşamayacakları bu hayal dünyası uğruna hayatlarını nasıl mahvettiklerini dile getiriyor. Ekonomist sosyolog Juliet Schor da Enough adlı kitabın yazarı Patrick Rhone da tüm bu yaşananların bir anda olmadığını, yüz senedir çok para kazanmak isteyen kişiler tarafından yavaş ve emin adımlarla insanlara “yaşam tarzı” adı altında satılmaya devam edegelen bir süreç olduğunu söylüyor.  Fotoğraf sanatçısı ve yönetmen olan Yarrow Kraner da çok çeşitli medya aygıtlarıyla uyarıcı bombardımanına tutulan insanların sağlıklı ve doğru düşünme yetilerini kullanamadıklarını iddia ediyor.

Bir kelebeğin kanat çırpışıyla kasırgalar oluşan bu Dünya’da ferdi çabaları önemseyerek ilk adımı atabiliriz. İyilik ve güzellikleri artırmaya çalışarak yeni ve güzel bir Dünya’nın oluşumuna katkı sağlayabiliriz. Tüketici yönümüzü törpüleyip türetici yönümüzü geliştirip “daha çok üreten” olmaya geçebiliriz. Ancak her şeyden önce sorumluluk sahibi fertler olarak neyin “ihtiyaç” neyin “istek” olduğunun ayırdına varmamız gerekiyor. Neler kaybettiklerimizi bilmemiz kaybettiklerimize odaklanmak yerine geride kalanları korumaya, iyileştirmeye çalışmamız gerekiyor. Anahtar Terra Madre’nin ellerinde! Topraktan geldik, yakıp yıktığımız bu Dünya’yı yeniden toprakla onaracağız. Haydi toprağın o bereketli, cömert yüzüne döndürelim yüzlerimizi… Şimdi rüzgâr Mammon’a değil Terra Madre’ye esiyor.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.