Tabiat Anadan Tabiat Hocaya

Herkesin göğü yoktur çünkü

Başkalarının göğünü kullanırlar

Erken tükenirler bu yüzden

Birbirlerinin hastalıklarıyla çürür

Bir salgın olan hayatları

Sonra bir kabile gibi

birbirlerine benzeyerek ölürler

Senin göğün var

Nereye gitsen götürdüğün

Bu şiiri açtıran senin göğünde

gördüklerimdir

ölsen yaşadığın bilinecek

çünkü senin göğün var

Murathan Mungan

Evet ayağımızı basıp güven bulacağımız bir toprağımız, kafamızı kaldırıp nefes alacağımız, özgürlüğü tadacağımız bir gökyüzümüz var. Ancak bununla beraber sahip olduğumuz her nimetle sınanacağımız, sorumluluk sahibi birer dünyalı olarak bu dünyayı mamur etmekle yükümlü olduğumuz ve hesap vereceğimiz koca bir gerçeğimiz de var…

“XX. yy insanı nasıl kente göç ettiyse, XXI. yy insanı da kentten göç edeceğe benziyor; bu kaçış, bu geri çekiliş sadece gelir düzeyi yüksek insanlara tanınan bir lüks” demiş olsa da Enis Batur 90’lı yıllarda, yaşadığımız şu günlerde bu tersine göçün her kesimde bir karşılık bulduğunu söylemek mümkündür. İstanbul’da Bahçe Kültürü adlı yazısında Turgut Cansever sanatın Batı’da seyredilmek, doğu kültürlerinde ise yaşanmak için üretilmesinden doğan aslî farklılaşmaya değinir. Bu asli farklılaşmanın ayırdına varan bizler ışık doğudan yükselir nosyonu gereğince insanlığa, uygarlığa ışık tutacak eller olmalıyız. İdeal yaşam alanları oluşturabilmenin yollarını aramalı, hem insana, insanlığa hem de doğaya saygılı ve faydalı bir dünya ihdas etmeye çalışmalıyız.

Bu “saygın yaşam” halinin hakiki anlamda hayat bulması için, gerçekleştirilen her insan ediminin insanın, insanlığın ve doğanın yararına yapılması gereğinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. Hali hazırdaki insan faaliyetlerinin bir başka yönü olarak adlandırılan ancak tüm canlı yaşam alanlarını da içine alarak icra edilen tarımsal faaliyet, yediğimiz içtiğimizden, soluduğumuz havaya, içinde yaşadığımız çevreye kadar her türlü yaşam alanını ifsat edip hayatımızı tehdit eder duruma gelmiştir. Yaşanamaz bir dünya inşa eden halihazırdaki bu insan edimlerinin çözümüne ilişkin “neler yapılabiliriz?” sorusuna yanıt aramak her duyarlı insanın vazifesi olmalıdır.

 

Sahip olduğumuz inancın gereği, insanlığa en faydalı olacak şekilde yaşamak ve yaşatmak için, israftan kaçınmak, aşırılıktan kaçmak ve ölçüyü bulmak için, sürekli tüketen bir garip insan türü olmak yerine üretken, çalışkan insanlar olabilmek için, sürdürülebilir bir yaşantı ihdas etmek için tabiat ananın öğreticiliğine kulak vermeliyiz. Doğunun o aydınlatıcı, hikmetli öğretilerinden çıktığımız bu yolda, bu samimi çözüm arayışımızın bir neticesi olarak, konvansiyonel/modern tarımın yıkıcı, bozucu, ifsat edici karakterlerine karşılık; doğal yaşam karakteriyle öne çıkan ve bir kurtuluş kapısı olarak yanı başımızda duran, doğayı taklide dayalı “doğal tarım” ile tarımsal faaliyet yapmanın gereği apaçık bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Bu anlamda hasıl olan ihtiyacı karşılamak için doğal yaşam felsefesiyle ortaya çıkan ve doğal tarımın öncüsü olan Masanobu Fukuoka’nın öğretilerini baz alan bu yazı umarım doğru yolu bulma arayışlarımıza meşale olur.

 

Ne güzel tevafuktur ki yetiştirmeye dair kullanılan hars, ekin, kültür gibi kavramlar sadece insana dair dünya için değil bitki dünyası içinde kullanılmaktadır.  Belki de gerçek anlamda insan yetiştirmenin temeli, insanın en temel biyolojik ihtiyaçlarının en doğru yöntem ve usüllerle karşılanmasından geçmektedir. Bu hakiki yaşam tarzına ulaşabilmek ve bu yaşam tarzını hayata geçirip yaygınlaştırabilmek için belki de atılacak ilk adım doğal yaşam ve doğal tarımla işe başlamak olacaktır/olmalıdır. Bu minvalde “doğal yaşam” düsturuna gönül vermiş, bu hayali gerçekleştirmek için ter dökecek, mücadele verecek insanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bir nevi “toprak ana”dan “toprak hoca”lığa geçiş süreci olan bu doğal yaşam hareketinde; doğal, minimalist ve üretken yaşantıyı hayat düsturu edinen, kazancı sadece maddiyatta değil sağlık başta olmak üzere tüm alanlarda arayan kişiler sesimizi duyabilir, bu sesin güçlendirilmesi için çabamıza ortak olabilir ve yeni bir dünyanın ihdasında kendilerine çok önemli bir yer edinebilir.

Metotlar sağanağında sele kapılıp gitmek…

Günümüz dünyasında bilim yapma geleneği, insanlık yararından daha çok insanın ya da daha açık ifadeyle söylemek gerekirse sektörlerin yönetimini elinde tutan bir takım kifayetsiz muhteris para babalarının tekelindedir. Bu muhterislerin elinde -en yalın ve acı ifadesiyle- bilim sömürü aracı bir mekanizmaya indirgenebilmektedir. Bu elverişli mümbit alanda biteviye yeni bir metot, yeni bir akım ortaya çıkmaktadır. Ancak insanı ve doğayı merkeze almayan, holistik bir bakış açısıyla meseleyi değerlendirmeyen her yolun güdük kaldığı da ortadır. Mesela, modern eğitim sistemlerinde ortaya çıkan son derece gelişmiş metotlara rağmen hala eğitim, içinde neşet ettiği toplumun hakiki ihtiyaçlarını karşılamaktan, ideal insan yetiştirme kabiliyetinden çok uzaklarda gözüküyor. Aynı şekilde modern tıbbın artık yetmediği, modern psikolojinin sorunları çözemediği herkesin malumudur.

Modern tıbbın ve farmakolojinin hastalıkları iyileştirme yerine sağlığı daha da bozduğu da ayrı bir tartışma konusudur. Tüm bu gerçekler üzerinde bu bozulmanın temeline inmek yerine sonuçlarını ıslaha yönelik her yeni gün yeni metot ve iddialarla karşı karşıya kalmaktayız. Yeri geliyor sihirli bir değnek gibi mucizevi bir bitkiden medet umuyor, yeri geliyor bir hapla tüm sıkıntıların çözülebileceği sanrısına kapılıyoruz. Her şeyin bir kısa yolu olduğuna inandırıldığımız konforlu zihin yapımızla, karşılaştığımız her sorunu kolayca, zahmetsizce çözebileceğimizi sanıyoruz. Modern tıp ve farmakoloji, hastalıklara kesin çözüm üretemeyip çaresiz kalınca, modern tıp geleneksel tıp uygulamalarına da kabule yanaştı. Çözüm alternatiflerimiz çoğaldı. Sağlıklı yaşam çabamızda karşımıza çıkan her yeni uygulamayı kurtarıcı çözüm sanıyoruz. Adlarını yazmakla bitiremeyeceğimiz pek çok yol ve yöntem içinde şaşkına dönmüş vaziyetteyiz.  Geleneksel tıp arayışları ile mesela hacamatla, sülükle tüm hastalıklardan kurtulacağımızı sanıyor, psikanaliz, NLP, nöroformat, biyorezonans, biyoenerji, homeopati, nefes teknikleri gibi her çeşit yol ve yöntemden medet umuyor, arayışlar girdabında sürükleniyor ve savruluyoruz. Bu teknik ve metotların tamamen işe yaramaz, lüzumsuz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak doğal yaşam koşulları sağlanmadıkça, doğal bir çevrede maddi manevi kirliliklerden uzak yaşanmadıkça, sağlıklı beslenmedikçe ve böylelikle önleyici tıp işlevsellik kazanmadıkça ortaya çıkan yaralarımıza bu parlatılmış inovatif yöntemlerle merhem sürmek bizi sağlıklı kılmıyor, kılmayacak da… Dahası kaynağa inmeden, sebeplerini araştırmadan sonuçları düzeltmeye çalışmakla problemler çözülmemektedir.

Tarım alanında da durum farklı değil. Yüz yıllardır uygulanagelen metotlara her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Mesnevideki körlerin fili tarifi gibi herkes durmadan buldum buldum diyerek el yordamıyla bulduğu parçayı bütün gibi algılayıp işte bu diyor. “Bu yararlı” “şu önemli”, “bu mutlaka uygulanmalı” sözlerinin arkasında önerilen şey her neyse, onu önemli hale getiren ön koşulları insanın kendisinin yarattığı görülmektedir. Öyle durumlar yaratılıyor ki, önceden asla ihtiyaç duymadığımız bir şeyi artık onsuz yapamaz, yaşayamaz durumuna düşürülüyoruz. Oysa işleri karmaşıklaştırıp arapsaçına çevirmek yerine sadeleştirsek hem mutlu hem de sağlıklı olmanın yolunu kolayca bulabileceğiz.

 

Doğal Tarımın Yolu adlı kitabında Fukuoka körlerin fili tarifine benzer bir analoğu şöyle yapmaktadır: İnsanlar Şinto tarım tanrısı Okuninushi no Mikoto’nun omzundaki koca çuvalda ne taşıdığını merak eder, çuvala ellerini daldırıp çuvalın ağaç ve bambudan yapılmış çeşitli garip nesnelerle dolu olduğunu görür ve açıklamalara başlar, herkes kendine bir yorum yapar, kimi ‘bunlar gezgin eşyasıdır’ der, kimi ‘dekoratif oyma işidir’ der, kimisi de ‘bu bir silahtır’ der. Oysa tek bir kişi o nesnelerin ne olduğu bilmektedir. O da Okuninushi’dir. İnsan da doğa denen bu kocaman çuvala elini daldırır, eline geçeni yorumlayıp sonuçlar çıkarmaya çalışır. Ancak Okuninushi’nin çuvalına elini daldıranlar kadar, körlerin el yordamıyla dokundukları yer kadar bir şeyler bildiğini iddia edebilirler. Parçaları incelemek hiçbir şekilde resmin bütününü göstermez. Kişinin egosunu bir yana bırakması, doğa ile bütünleşmeye giden en kestirme yoldur. İnsan dünyayı ancak “çuvaldan” çıkıp sahibiyle yüz yüze gelerek bilebilir. Hastalıklı modern çağımızın sebebi insan öznelliğinin sapkınlığıdır. Görkemli uygarlığımız bir oyuncaktan, bir oyalanmadan ibarettir. İnsan hakikati görememektedir. Yetişkin aklı her şeyde hata, kusur ve tutarsızlık aramaktadır. Nesneleri diyalektik olarak kavramak denen şey de tam olarak budur. Zavallı insan kusurlu bulduğu doğayı “ıslah” etmeye çalışır. Bu çabasını da bilimsel kılıflarla “gelişme” ve “ilerleme” olarak adlandırır ve diğer insanlara yutturmaya çalışır.

Tarım nedir? Tarımda hangi paradigma benimsenmelidir?

Tarım veya ziraat, bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi, bunların kalite ve verimlerinin artırılması, uygun koşullarda muhafaza edilmesi, işlenip değerlendirilmesi ve pazarlanmasını ele alan bir bilim dalıdır. İnsanların toprağı işleyerek ekme ve dikme faaliyetiyle ürün elde etmesi olarak tanımlanan tarım alanında da -diğer alanlarda da olduğu gibi- insanların mevcut şartları değerlendirip yanlış giden yönleri düzeltmek, problemleri aşmak adına iyileştirme ve inovasyon arayışları içinde olduğu bir gerçektir. Tarım alanında en sık karşılaştığımız terimler şunlardır: modern tarım, konvansiyonel tarım, endüstriyel tarım, geleneksel tarım, intansif tarım, ektansif tarım, organik tarım, topraksız tarım, sera tarımı, plantasyon tarımı vb…

 

İkinci Dünya Savaşının ardından tarımsal alandaki gelişmelerle özellikle 1960’lı yıllarda ortaya çıkan “Yeşil Devrim” adı verilen tarım teknikleriyle elde edilen ürünlerde yüzde yüze yakın bir verim sağlanmıştır. Ancak bu teknikler ekosistemi bozmuş, toprak, hava ve su kirliliği neticesinde sürdürülebilir bir yaşam döngüsünü ve insan sağlığını tehdit eder hale gelmiştir. Silah yapımında kullanılan fabrikaların İkinci Dünya Savaşı sonrasında ihtiyaç olmaktan çıkması üzerine, kimyasal gübre üreten fabrikalara dönüştürüldüğüne dair söylenenler ise günümüz tarımsal faaliyetlerini anlamlandırmamız açısından oldukça manidardır.

Her şeyden önce bozmamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu minvalde bozmadan korumayı, yıkmadan yapmayı, başarabileceğimiz bir metot bizim her daim kılavuzumuz olacaktır. Tabiatı taklide dayanan, doğayla iç içe ve uyumlu olan, basit ve sürdürülebilir bir yaşam formu öneren bu metodu da Masanobu Fukuoka’nın öğretilerinde görmekteyiz.

Masanobu Fukuoka kimdir?

Doğal tarımın öncüsü olan Masanobu Fukuoka’yu Uzak Doğu’da bulduk. Japon bilim insanı Fukuoka, mikrobiyoloji alanında bitki patoloğu olarak tamamladığı eğitiminin ardından yaptığı çalışmalarla modern ziraat bilimini sorgulamaya başlamış, insan medeniyetinin tüm “başarılarının” doğanın bütünlüğü karşısında nasıl aciz kaldığını gözlemlemiştir. İnsanın doğayı kontrol etme, anlama ve anlamlandırma çabasının yıkıcılığına şahit olan Fukuoka, doğal tarım yapmak üzere bilfiil çalışmalara başlamıştır. Yıllar süren deneme ve başarısızlıkların ardından doğayı gözlemleyip onun izinden giderek müdahalenin en aza indirgendiği “yan gel yat tarım”, “hiçbir şey yapma tarımı” olarak da adlandırılan doğal tarım yöntemine ulaşmıştır. Bu yöntemle Fukuoka, yaptığı tarımsal faaliyetle elde ettiği yüksek verimli ürünün, toprağı zayıflatmadığı gibi toprağın verimini artırdığına da şahit olmuştur. Doğal tarım yöntemini bir hayat felsefesi olarak uygulayan Fukuoka yazmış olduğu pek çok kitap ve makalenin yanı sıra sayısız toplantı ve konferansa katılarak doğal tarım yönteminin en önemli sözcülerinden biri olmuş, tüm hayatını doğal tarımın nasıl hayata geçirilebileceğine dair yaptığı çalışmalara adamıştır.

Doğal tarım, doğal yaşam felsefesi…

Düşünebilen tek varlık olması nedeniyle gururlanan insanoğlu, kendini ve doğal alemi bildiğini, canının istediği gibi kullanabileceği sanarak kendini kandırmaktadır. Oysa Fukuoka’ya göre doğa tam olarak bilinemez, ayrıntılarıyla açıklanamaz. İnsanın ayırıcı bilgi yoluyla kavradığı doğa sahtedir. Doğayı bütünüyle bilip aklına koyduğu her şeyi başaracağına dair boş bir vehme kapılan insan, kibirli bir budaladan başka bir şey değildir. Hakikisinden sahtesine düştüğümüz bu modern zamanda insanlar zamanı kısaltıp mekânı genişletmek için çılgınca koşturup duruyorlar ve böyle yaparak her ikisini de kaybediyorlar.

Fukuoka insanın öğrenip başarabildiği hiçbir kayda değer şey olmadığını, doğayı kontrol ettiği zannıyla insanoğlunun doğayı mahvettiğini, hali hazırdaki bilimin zarar vermeden fayda üretemediğini, sadece doğanın tahribi pahasına etkin olabildiğini iddia eder. Tüm bunların neticesinde doğaya yabancılaşan insan varlığı anlamsız hale gelmekte, ruhsal gelişimin ve hayatın kaynağı tümüyle kurumakta, ufacık bir zaman ve mekânda çırpınıp durmaktan başka bir şey olamayan tuhaf bir medeniyetin(!) orta yerinde insanlık giderek daha hasta ve yorgun düşmektedir.

Doğal yolla tarım yapabilmek için kişi, tamamı eşyanın göreceli konumuna kurulu bilimsel düşünceyi sorgulamalı ve reddetmelidir. Bilimsel bakış açısıyla eşya büyük ya da küçük, ölü ya da canlı, azalıyor ya da artıyordur. Zaman ve mekân kavramlarına dayandırılan bu bakış açısı aslında pratik bir varsayımdan başka bir şey değildir. Zamanı aşan doğal dünyada ne büyük ya da küçük, ölü ya da canlı, yükseliş ya da düşüş vardır ne de zıt çiftlerin karşıtlığı ya da mücadelesi söz konusudur. Zaman ve mekân kavramlarına tutsak olduğumuzda her şeyi yalnızca duruma bağlı olarak görmekteyiz.

Zaman ve mekâna hapsolmaya ilişkin Fukuoka bir böcek ile çeltik bitkisini örnek olarak verir. Bir böcek bir çeltik bitkisine konduğunda bilim hemen çeltik bitkisi ile bu böceğin ilişkisini hedefe yerleştirir. Böcek bitkinin yaprak sularıyla beslenir ve bitki ölürse bilim bu böceği hemen zararlı olarak sınıflandırır ve nasıl yok edilmesi gerektiğine odaklanır. Bir doğal tarımcı ise bu böceği gördüğünde ilk yapacağı şey onu görmemesi, göz ardı etmesidir. Etrafta olup bitenler doğal tarımcıyı yanlış yola sevk etmez, çeltiği ya da böceği gözlemleyerek onları araştırma yoluna gitmez, “niye, ne zaman, neden geldi bu böcek” diye sormaz. Bitki yetiştirme ve zararlı böcek kavramları benlikte yerleşik öznel ölçütlere dayanan insan mahsulü ifadelerdir ve doğal düzen açısından bakıldığında anlamsızdırlar. Böcek zararlı değilken niye zararlı addedilsin? Çeltik bitkisiyle böceğin birlikte uyum içinde var olabileceği bir tarım yöntemi mevcut olduğu sürece böceğin varlığı hiçbir şekilde bitkinin büyümesine engel olamayacaktır. Bilim böceğin bitkiye zarar vermediği durumları, salt zarar verdiği bir durumdan yola çıkarak görmemektedir. Her şeyin yaratılışının bir hikmeti vardır bu yüzden o yararlı, bu zararlı diye ayrım yapılmaması gerekmektedir. Aşkın bir perspektifle doğal tarım erbabının (zararlı diye addedilen/addedilmeyen) her türlü canlı çeşitliliğine uygun bir ortam yaratılmasına yardımcı olması gerekir.

Doğal tarımın karakteristiği

Fukuoka insan denen garip mahlukun birbiri ardına sıkıntılı koşullar yaratıp ve her birini gözleyerek kendini yıprattığını, bu yapay ve stres kaynağı sorunları ortadan kaldırmaya kalkınca da kaygılanmaya başladığını iddia eder. Doğal tarımın akla uygunluğu konusunda hemfikir olmasına rağmen “hiçbir şey yapmama” ilkesini uygulamanın olağanüstü bir azim gerektirdiği vehmine saplanan insanlar için Fukuoka, kırk yılı aşkın bir süre doğal yolla tarım yaparak ulaştığı başarının anahtarını şu dört ilke ile açıklamıştır: toprağı işlemek yok, gübre yok, yabani ot temizliği yok, tarım ilaçları (zehirleri) yok.

Doğal tarımda neden toprak işlenmez?

Doğal tarımda toprak sürülmez çünkü toprağı sürmek onu mahveder. Toprağı sürmenin onu gevşettiği, havanın toprağa daha iyi nüfuz etmesini sağladığı sanılır. Ancak toprağın sürülmesi neticesinde toprak daha küçük zerrelere bölünür ve küçülen doku arası boşluklarıyla gittikçe daha homojen bir fiziksel yapıya sahip olan toprak sıkılaşır ve sertleşir. Oysa ki toprağın biteviye kabarması ve daha gözenekli hale gelmesi doğası gereğidir. Büyük ağaçların köklerinin yerin derinliklerine işleyebilmesi, toprağın daha verimli olması, mikroorganizmaların toprakta ürüyor olması da gereklidir. Ancak toprağı pulluk veya çapa ile işlemek çözüm olmak bir yana tüm bu süreçleri fiilen sekteye uğratır. İnsan toprağı kendi haline bıraksa, doğanın güçleri onu gevşetip zenginleştirecektir.

Pulluk ya da çapanın toprağı ancak yirmi santimetre kadar bir derinlikte sürebildiği bilinir. Oysa ki yeşil gübre bitkilerinin ve otların kökleri toprağı daha derinlere kadar işler. Kökler derinlere ulaştıkça köklerle birlikte toprağa su ve hava da nüfuz eder. Bu bitkiler ölünce birtakım mikroorganizmalar hızla çoğalır, ölür ve yerine yenileri geçer. Böylelikle toprağın humus miktarı artar ve toprak gevşeyerek yumuşar. Sonunda humus olan yerde solucanlar görülür, solucanların sayısı çoğaldıkça köstebekler toprağı kazarak yuva yapmaya başlar ve bu hareketlilik biteviye devam eder. İnsan eline gerek duymadan toprak kendini sürer. Dağlık bölgelerde çapalama ve gübreleme olmaksızın orman ağaçlarının azametli bir şekilde boylanmasını insanoğlu neden görmemektedir.  Doğada otlar ve ağaçlar, topraktaki solucanlar ve köstebekler toprağı sürme rolünü doğal olarak icra ederler, toprağı tamamıyla yenileyip yeniden düzenlerler.

Her şeyi fenomolojik bir bakışla inceleme ve araştırma konusu yapmayı gelenek haline getiren bilim camiası görünene odaklanıp, görünmeyeni göz ardı etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Toprak üstü canlılık herkesin gözlerinin önündedir. Ancak bu görünenin ardında toprağın altındaki canlılık en az üstü kadar çeşitlidir, hareketlidir. 1 gram toprakta ortalama 100 milyon azot bağlayan bakteri, maya, küf, tek hücreli su yosunlarından diyatomlar ve diğer toprak zenginleştirici mikroorganizmalar bulunmaktadır. Toprağı işleme adına, altını üstüne getirerek yer altı dünyasının bu doğal yaşam alanı mahvedilmektedir. Nemli toprak tabakaları üste çıkarılarak ve güneşe maruz bırakılarak toprağın nemi azaltılmaktadır. Farelerle, solucanlarla, köstebeklerle doğal bir şekilde toprak havalandırılırken insanoğlu bu rolü de kendine mal ederek ve tonlarca ağırlığındaki zirai alet ve makinelerle toprağı baskılanmaktadır.

Toprağı sürmeye ya da iyileştirmeye gerek yoktur çünkü doğa bu işi binlerce yıldır kendi yöntemleriyle yapmaktadır. Biz insanoğluna düşen şey ise doğayı kendi haline bırakmamız, toprağın o muhteşem gücünü görebilmemiz, tabiat anayı bir tabiat hoca olarak kabul etmemizdir.

Doğal Tarımda Neden Kimyasal Gübre Yok?

Doğaya baktığımızda pek çok bitki, ağaç ve canlı çeşitliliğinin insan edimine ihtiyaç duymadan, kendiliğinden büyüyüp serpildiğine şahit olmaktayız. İnsan müdahalesi olmadan yetişen devasa ağaçların yüzyıllardır canlılıklarını sürdürdüklerini görmekteyiz. Peki bunun sırrı nedir? Gübre ya da besin takviyesi olmadan bu kadar güçlü olmaları, bunca zaman canlı kalabilmeleri aslında toprağın gübre denen kimyasal maddelere ihtiyaç duymadığının en büyük kanıtı değil midir? Tabiattaki canlılık, insan katkısı olmadan kendiliğinden oluşuyor ve bu canlılık dışarıdan bir müdahale gerektirmeden rahatlıkla sürdürülmüyor mu? Peki çiftçiler neden üretim maliyetlerini artıran, masraflarının neredeyse yarısını oluşturan gübre adı altında kimyasal kullanmaya gerek duyuyor ya da mecbur bırakılıyor? Bu sorunun temelinde insanoğlunun sahip olduğu hastalıklı zihniyet, modern zirai paradigma yatıyor. Bilim insanları, ayırıcı ve parçacı bilgi edinme yol ve yöntemleriyle doğanın canlılığını ve ekolojik uyumu bozarak birtakım gerçeklere ulaşmaya çalışıyor. Oysa ki hakikat, laboratuvar ortamında saksıya sıkıştırılmış bir avuç toprak analizi ile elde edilmekten çok uzaktır.

Bilimsel çalışmalardaki kısmî toprak analizlerine dayalı metodu doğru bulmayan Fukuoka’ya göre toprağın, bütüncül bir ekolojik çevreden koparılıp hem toprak-üstü hem de toprak-altıyla uyumlu biyolojik hareketlilikten ayrıştırılarak, sahip olduğu mikroorganizma ve mineral sisteminin oluşturduğu döngüden soyutlanması, suni laboratuvar ortamında incelemeye alınması yanlıştır; hakiki sonuçlara ulaştırması mümkün değildir. Sabit koşullar altında, sınırlı deneysel çerçevede gerçekleştirilecek testlerin sonuçları doğal koşullar altındaki durumlara uygulanamaz. Laboratuvar ortamında gübre ile ekinin büyümesinin hafifçe hızlandığı görülür. Ancak gübre kullanımın bu küçücük olumlu etkisi abartılarak övülürken, saymakla bitmeyecek olumsuz etkilerindense nedense hiç bahsedilmez.

Kimyasal gübrelerin bitkinin büyümesini hızlandırması geçici ve kısmî bir etki yaratır. Kimyasal gübre ile dışarıdan desteklenen bir bitkinin diğer büyüme ve gelişme engelleriyle başa çıkma yetenekleri azalır, hastalık ve zararlılara karşı direnci düşer. Laboratuvar ortamında saksılarda gözlemlenen olumlu etkinin tersine doğada uygulanan kimyasal gübre etkisi çok azdır. Ayrıca yapılan araştırmalar kimyasal gübrelerin toprak yüzeyine ancak beş santimetre işlediğini gösteriyor. Bu durumda çiftçilerin tarlalarına her yıl aksatmadan boca ettiği kimyasallar pek de işe yaramamaktadır.  Ayrıca amonyum sülfat, fosfat ve potasyum sülfattan oluşan üçlünün yüzde yetmiş beşinden fazlası toprağı asitleştirmekte yani toprağa büyük zarar vermektedir.

Kimyasal gübrelerle toprağa bırakılan azot, fosfat ve potasyum miktarı ne kadar fazlaysa topraktaki çinko, bor ve mangan eksikliği de o kadar yüksektir. Kimyasal gübre kullanımı gereksizdir, az bir bahaya çok büyük değerlerin yitirilmesidir, toprağın fakirleşmesine ve bozulmasına sebeptir, ekolojik çevreye zararı çoktur, sebepsiz yere zirai masrafları artırmaktadır.

İnsanlar kimyasal gübre olmaksızın ürün yetiştirilemeyeceğine inandırılmıştır. Doğa canlıdır, yaşar ve gelişir. Ama insan bu fevkalade güçten istifade etmek yerine onu tahrip etmeyi seçiyor. Doğanın bereketli ellerine bırakmak yerine insan kendi eliyle bir şeyler yapmak istiyor ama maalesef verdiği zararın farkında değildir. Oysa işi doğal seyrine bırakmak en akıllıca olandır.

Doğal Tarımda Neden Yabani Ot ile Mücadele Yok?

Doğada tüm canlı çeşitliliği birbiriyle uyumla, ahenkle yaşayıp, gelişir, birlikte var olurlar. Ancak hastalıklı düşünce sistemiyle insanoğlu bu birlikte var olmayı rekabet olarak algılar, bir bitkinin diğeri için tehdit olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini düşünür. Tüm bitkilerin varlık sebebi bir nedene dayalıdır, hiçbiri gereksiz değildir. Her biri biyosferin zenginleşmesine ve gelişmesine katkıda bulunur. Otların derinlere uzanan kökleri toprağı gevşetir. Kökler canlılığını yitirdiğinde topraktaki mikroorganizmaların çoğalmasına fırsat veren ve toprağı zenginleştiren humusa eklenir. Yüzeyde gelişen otlar rüzgarla ve yağmurla toprak kaybını önler. Toprağın organik ve canlı kalması için yabani bitki ve otlar kesinlikle faydalıdır ve olmalıdır.

Fukuoka, “zararlı bitki” terimini asla kullanmaz, modern insanın zararlı diye adlandırdığı bitki çeşitliliği onun literatüründe ancak yabani ot olarak adlandırılabilir. Fukuoka’ya göre insan, doğaya hakiki bir perspektiften bakabilseydi, doğanın güçlerine güvenseydi, ekinleri diğer bitkiler içinde uyumla yetişiyor olacaktı. Tarımsal bitkileri diğer bitkilerden ayırmasaydı onları kendi çabasıyla yetiştirmeye mecbur kalmayacaktı.

Doğada çalılar, küçük ağaçlar büyük ağaçların dibinde büyür, küçük ağaçların arasını ot kaplar, otların altında da yosunlar bulunur. Besin için yürütülen rekabet yerine huzurla ahenkle bir arada yaşama çabasıdır bu. Otları çalıların büyümesini engelliyor, çalıları ağaçların büyümesini yavaşlatıyor şeklinde hastalıklı bakış açısıyla incelemeyi bırakıp insanın bu bitki uyumuna ve doğallığına hayretle ve merakla bakması ve bu düzene tabi olması gerekir.

Doğal tarım yapmak isteyen herkesin doğal yaşam felsefesi gereğince ekolojik düzen içindeki her canlının var olmasının muhakkak bir hikmeti ve yararı olduğuna inanması gerekir. Doğal tarım emekçilerinin ayrıca şunu da bilmesi gerekmektedir: Doğal bir çayırda birçok ot ve yabanî bitki tam bir kaos ortamında büyüyüp, yok oluyor gibi gözükebilir. Ancak yakından incelendiğinde bu kaos gibi gözüken ortamda bile bir düzenin olduğu, yasaların işlediği görülmektedir. Bu yabanî ot aleminde düzen; bitkilerin yaşam alanları, yaşam biçimleri, varlık nedenleri, ekolojik düzene faydaları gibi pek çok çeşitli sebep üzerine kurulmuştur. Bu yabanî ot alemi iyi araştırıldığı takdirde onların özellikleri, vasıfları iyi öğrenildiğinde bir grup yabanî otun başka bir yabanî ot türünü uzaklaştırmada kullanılabildiği görülmektedir. Eğer çiftçi, istenmeyen yabanî otların yerini alacak, kendisine ve yetiştirdiği bitkilere faydalı olacak yeşil gübre bitkilerini ve otları yetiştirirse daha sonra yabanî ot temizliği yapmasına gerek kalmayacaktır.

Ayırıcı, ötekileştirici bilim anlayışının tersine yabanî otlar toprağı zenginleştirir. Modern insanın yabani otları “zararlı” adlandırıp onlardan kurtulma çareleri aramak yerine bu bitkilerin önemini düşünmesi, yabani otların yaşamasına izin vermesi ve onların gücünden yararlanması gerekir. Fukuoka buna “yabani ot temizliği yok” ya da “yabani otun yararlılığı” ilkesi diyor.

Doğal Tarımda Neden Tarım İlaçları(!) Yok?

Fukuoka’nın öğretilerinde “zararlı” bitki olmadığı gibi “zararlı” böcek de yoktur. Zirai hastalık ve böcek zararlıları tarım uzmanlarının var saydığı birtakım olgulardır. Bu savlara inanan çiftçiler de bir bitki hastalığı ya da zararlı böcek alameti gördüklerinde hemen onu yok etmeye çalışır. Bunun için de zirai ilaç adı verilen zehirler devreye girer. Ancak ekolojik çevreyi kirletmeyen, toprak yapısını, zenginliğini ve çeşitliliğini bozmayan tarım ilacı yoktur. Bu yüzden doğal tarım aktivistleri tarım ilacı yerine tarım zehiri tabirini sıklıkla kullanmakta ve tarım zehirlerinden uzak durma gereğinden sürekli bahsetmektedirler.

Doğayı tamamıyla kendi kontrolü altında tutma çabası içinde olan modern insanın bu gayretleri neticesinde elde ettiği şey, doğal düzenin yıkımıdır. Doğanın işleyişini bozacak, canlı çeşitliliğinin içinde bulunduğu döngüyü kıracak her türlü çaba fayda değil zarar getirmektedir. Bir şeyi zararlı addedip ondan kurtulmaya çalışmak, bu kurtuluş çabası içinde tarım zehirleri kullanmak yine hastalıklı bir düşünce biçimidir. O yüzden çeşit çeşit organizmaların yaşadığı toprağa bir dizi bakteri, mantar öldürücü püskürterek yani tarım zehirleri kullanarak doğanın dengesini bozduğundan bihaber insanoğlu doğayı kendi tasarımı haline getirmeye çalışmaktan vazgeçmeli, buna son verip doğaya müdahil olmak yerine işleri doğanın maharetine bırakmalıdır.

Fukuoka’ya göre, yabani otlarla mücadelede tarım zehri kullanarak insanın netice alacağına inanması işini zora sokmasıdır, kendisiyle dalga geçmesidir. Çünkü bu şekilde yabancı ot zehirlerine dirençli, daha güçlü yabani otlar oluşmakta ya da hiçbir şekilde kontrol edilemez ot türleri ortaya çıkmaktadır.

Bu dört temel ilkeden de anlaşılacağı üzere doğal tarımda müdahaleci her türlü tutum ve davranıştan uzak durmak gerekmektedir. Bakir topraklarda, insan eli değmeyen yerlerde doğanın ne kadar mahir olduğunu görüyoruz. Hastalıklı bakış açısıyla her şeyi bir tehdit ve zararlı olarak addeden insanoğlu bu tutumundan, ayırıcı bilgi ediniminden, parçadan yola çıkıp tüme-varımsal metotla bilim yapma sevdasından vazgeçmelidir. Tarım, doğa eliyle yürütülen bir faaliyettir ve bu faaliyette insanın egosunu bir yana bırakarak doğa ile bütünleşmesi gerekmektedir. Doğa mükemmeldir. Bu hakikati anladığı an insanın hiçbir şey yapması gerekmez. Doğal tarım için kullanılan bir başka deyiş olan “Hiçbir şey yapma” tarımı ile insan doğaya kulak verdiği takdirde doğanın nasıl güzel ve başarılı bir eğitici/öğretici olduğunu kolaylıkla deneyimleyecektir.

Materyalist, objektivist, pozitivist nitelikli modern bilimin insan-doğa dikotomisine göre Batılı insan -Doğu inancının aksine-insanı doğanın karşısına koyan ayırıcı bilgiyi kullanarak doğal dünyanın kendinden bağımsız bir yorumunu yapmaya kalkmıştır. Oysa Doğu’lu öğretilerde benliği ve nesneyi birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya getiren bilgi “ayırıcı bilgi” olarak adlandırılır ve bu bilgiden uzak durulur. Benlik ile nesneyi birleşik bir bütün olarak ele alan bilgi ise “ayırıcı olmayan bilgidir”. Fukuoka bu ayırıcı bilgilerle insanoğlunun doğayı parçalara ayırıp inceleme ve anlamını çözme çabasıyla, kendisine doğayı tümüyle yansıtacak kapsamlı genellemeler yapma imkânı vereceğine inandığını ama bu çabanın sadece doğayı gittikçe daha da küçük parçalara bölerek onu her seferinde daha da eksik hale getirdiğini iddia eder.

Bilimsel tarımın hedefi hedonist bir şekilde insanın arzuladığı nesnelerin peşinden koşmaktır. Oysa doğal tarım insanın tutkularını tatmin etmeyi ya da artırmayı değil insan yaşamı için gerekli olan yiyeceği sağlamayı hedefler. Bu yüzden monokültür tarıma karşılık çok çeşitliliğe dayalı bir tarım anlayışı benimser. Doğal tarımsal faaliyet basittir, ekonomiktir, az işgücü ve masraf gerektirir, ekoloji dostudur, çok işlevseldir, doğaldır.

Bugün dünyanın her yerinde ekilebilir toprakların kuraklaşması ve bitki örtüsündeki kayıplar nedeniyle insanlar endişelenmektedir. Ayrıca modern tarımın petrol tabanlı kimyasallara dayalı olması neticesinde toprağın hızla zayıfladığı da herkesin bildiği ayrı bir ekolojik faciadır. Fukuoka’ya göre son zamanlarda sıkça duyduğumuz organik tarım da bilimsel tarımın bir başka versiyonudur. Organik tarımın kazançları da yerel ve geçicidir, doğal ekolojik düzenin korunmasına yardımcı olmaktan uzaktır. Fukuoka’ya göre doğanın insan bilgisi ve edimlerinden zarar gördüğünü kabul edip bu kaostan ve yıkımdan vazgeçtiğimizde doğa tüm yaşam formlarını besleme yetisini yeniden kazanacaktır.

Yapılacak her türlü tarımsal faaliyetin insan-doğa dengesini bozmadan icra edilmesi gerekmektedir.  Ekoloji, organizmalar ve çevreleri arasındaki ilişkilerle ilgilendiği için doğal tarımda yapılacak/yapılmakta olan faaliyetlerin “ekolojik” olarak vasıflandırılması yaygınlık kazanmıştır. Her organizma birçok başka organizmaya bağlıdır. Doğayı güçlü kılan şey de tam olarak budur: bütüncül güçlü ilişkiler ağı. Bir yerde bir aksaklık kopma olsa da doğa, bu kopuşu izale eden diğer parçalarla sarsılmayan, bozulmayan çok işlevli bir yapıya sahiptir.

Doğal tarımsal faaliyet çok işlevlidir. Doğadaki hiçbir şey tek bir iş yapmakla sınırlı değildir. Böcekler, kuşlar, memeliler, mikro-organizmalar doğanın vazgeçilmez parçalarıdır. Bu ekolojik organizma çeşitliliğiyle uyum içinde hareket edebilirsek, işgücümüz azalır, çevremiz sağlık bulur, üretkenliğimiz artar. Tek bir amaca indirgenmiş yetiştirme metotları ile parçadan bütüne ulaşmak, o sarsılmaz bozulmaz yapıyı kurmak ve korumak mümkün değildir. Sadece gölge versin diye rastgele bir ağaç dikmek yerine hem insanlara hem hayvanlara yemiş verecek, meyve ağaçlarının meyvelerini bollaştıracak, tozlaştırıcıları çekecek, yapraklarıyla su hasat edecek, havadaki tozları çekip yere düştüğünde toprağı zenginleştirecek ve aynı zamanda da gölge verecek bir ağaç dikebiliriz.

Doğal tarım metodu ile ortaya çıkan ekolojik tarla ve bahçelerin hem görünüşü hem de işleyişi doğaya benzerdir. Ekolojik ilkelerle işleyen bir bahçe ya da tarlada kuşlar, diğer tüm hayvanlar da kendilerini insanlar kadar evinde hisseder. Doğada var olan her şey bütüncül bir amaca hizmet eder. Neden böcek dendiği zaman yaprakları ve meyveleri yiyici, tahrip edici bir zararlı akla gelir? Oysa böceklerin çoğu yararlıdır ya da en azından zararsızdır.

Fukuoka’ya göre doğa, insanın “yardım eline(!)” ihtiyaç duymadan tüm canlı çeşitliliğine can olmaktadır. Yoktan var etme gücü sadece Allah’a mahsustur, biz insana düşen ancak doğaya yardımcı olmaya çalışmak, ihtiyaçlarımızı giderecek şekilde doğanın bütünlüğünden, canlılığından istifade etmeye çalışmak olmalıdır. Modern tarım petrol enerjisini gübre, tarım ilacı ve makine biçiminde kullanarak doğal gıdaların kötü taklitleri olan sentetik gıda üreten bir çeşit imalat atölyesine dönüşmüş durumdadır. Çiftçiler ise pek yüce endüstri devriminin semeresi olan endüstrileşmiş toplumun kiralık işçisi konumuna indirgenmiştir. Modernizm adına sektöre kurban edilen tarıma yeni birtakım teknolojilerin eklenmiş olması onu daha karmaşık, daha çetrefilli hale getirmiş, durmadan çoğalan masrafa ve artan işgücü ihtiyacına mecbur bırakmıştır. Tüm bunların aksine doğal tarım basit, ekonomik ve zahmetsizdir.

Fukuoka doğal tarım için doğal yaşam felsefesi gerektiğini her fırsatta vurgulamıştır. Önü alınamayacak kadar çok isteklerle dolu, derdi sadece kendinin çok kazanacağı bir sistem kurmak ve bunu devam ettirmek olan modern insanın doğal yaşamı / doğal tarımı anlaması ve benimsemesi gerçekten zor gözükmektedir. Doğal yaşam konsepti, doğal tarımla sürdürülebilir bir yaşam ihdas etmek isteyenlerin, minimalist bir hayat tarzı benimseyip insana, insan sağlığına ve çevreye duyarlı olanların ve zararları bertaraf edip “sağlıklı” ve “sürdürülebilir” bir dünya kurmak isteyenlerin ancak dikkatini çekebilmektedir. Tabiat ana mefhumundan tabiat hoca öğretilerine ulaşarak, dünyanın mevcut kaotik durumunu sükuna eriştirmek üzere yeni, doğal bir “doğa devrimi” yaşıyoruz, yaşatmaya çalışıyoruz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir