Özel eğitim öğrencileri fark edilmek istiyor

Özel eğitim öğrencilerinin toplumla bütünleşmesinde ilk adım yollarının doğru öğretmenle kesişmesi. Ülkemizde, özel eğitim gereksinimi olan birey ve yakınlarının sayıları yüzde 30’u buluyor. Okullarda, evlerde kapılar ardında sürdürülen hayatların farkına varmanın yolu da özel eğitim öğrencilerinin akranları ile bir arada olmasından, sosyalleşmesinden geçiyor. Ancak bütünleşmenin sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilmesi için öncelikle kurumlarımıza dair düzenlemelerin yasal ve yapısal anlamda tamamlanması gerekir.

 

Canan GÜLEÇ

 

 

Eğitim tarihimizde özel eğitimin önemini ve bu alanda çalışılması için yaptıklarımızı, Gazi Üniversitesi Öğretim Elemanı Dr. Mahmut Çitil’in “Cumhuriyetin İlanından Günümüze Kadar Türkiye’de Özel Eğitim” başlıklı yüksek lisans tezinden öğrenmek mümkün. 1924 Anayasasından itibaren özel eğitime dair çıkarılan kanunları inceleyen Çitil’in tezinde “1924 Anayasası’nda özel eğitimle ilgili doğrudan bir hüküm bulunmadığı gibi özel gereksinimli bireylerin eğitimlerini engelleyici bir hüküm de bulunmamaktadır.” ifadesi yazıyor. Devlet tarafından özel eğitimin kanunda yerini alması, 1961 Anayasası ile gerçekleşti: “Devlet, durumları sebebiyle özel eğitme ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.”

Çitil, kanunlarda özel eğitime yer açılmasına dair bilgilerde şu satırları yazıyor: 1961 yılında çıkarılan 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununda özel eğitimle ilgili gerekli tedbirlerin alınacağının belirtilmesi Türkiye’de bir ilkin gerçekleştirilmesidir. Bu kanuna dayanılarak hazırlanan “Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar Yönetmeliği” bu çocukların eğitimleri ile ilgili ilk yönetmelik olma özelliğini de taşımaktadır. Bu yönetmelik 1962 yılından itibaren düzenlenerek kapsamı beş kez genişletilmiş ve günümüze kadar özel eğitim hizmetlerinin sürdürülmesinde önemli yasal çerçevelerden biri olma vasfını korumuştur. Bu Yönetmeliğin ilk çıktığı tarihin akabinde RAM’larla ilgili yönetmeliklerin de çıkmaya başladığı görülmektedir.

MİTHAT ENÇ’İN ÇABALARI GEÇ YANIT BULDU

Özel eğitimle doğrudan ilgili olarak 30 Mayıs 1997 tarihinde kabul edilen ve halen geçerliliğini sürdüren 573 Sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe konulduğunu anlatan Çitil, 2000- 2005 ve 2006 yıllarında yapılan düzenlemelerle halen bu kanunun geçerliliğini koruduğunu anlatıyor. Çitil’in araştırmasında, Mithat Enç’in özel eğitime dair harcadığı çaba ve aldığı yanıtlar da anlatılıyor: 1940’lı ve 50’li yılarda MEB’deki bazı yetkililerle temasa geçen Mithat Enç, özel eğitim hizmetlerine el atılması gerektiğini anlatmaya çalışırken, “hele şu normal olanları okutalım da sıra sakatlara gelsin” cümlesi ile karşılaşmıştır. Buna rağmen Enç, 1940’lardan itibaren özel eğitim kurumlarının gelişimi davasının önderliği yapmış, hemen hemen birçok yeniliğin de bizzat öncüsü olmuştur. 1970’li yıllardan sonra iktidara gelen sadece yedi hükümetin programında doğrudan doğruya özel eğitimle ilgili hedef ve politikalar belirtilmiştir.

Hükümet programlarında da bu konuya yer verilmemesi devlet ve hükümet yetkililerinin 1960’lı yıllardan sonra da konuya gereken önemi vermediklerini göstermektedir. Diğer bir deyişle 1950’li yıllarda Mitat Enç’e söylenen “sıra onlara gelmedi” sözleri daha uzun yıllar geçerliliğini korumaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Dikkati çeken bir nokta, kalkınma planlarına özel eğitimle ilgili hedeflerin de hükümet planlarında olduğu gibi son yıllarda girmiş olmasıdır.

EĞİTİM ŞURALARINDA ALINAN KARARLAR

Araştırmasında Milli Eğitim Şura toplantılarını da inceleyen Kitil’in verdiği bilgiler dikkat çekici: “1960’lı yıllardan sonra yapılan Milli Eğitim Şuralarının tamamında ve Birinci Özel Eğitim Konseyinde özel eğitimle ilgili kararlar alınmıştır. Bütün bu çalışmalardan sonra doğrudan doğruya özel gereksinimli bireylerin eğitimi ile ilgisi bulunmayan Birinci Gençlik Şurası ve üç defa ardı ardına toplanan Özürlüler Şurasında özel eğitimle ilgili kararlar alındığı görülmektedir. Milli Eğitim Şuralarında da günümüze gelindikçe alınan karar sayılarında bir artış olduğu saptanmıştır. Diğer taraftan Şuralarda alınan kararların artmasında alana yakın olan kişilerin dilekt, önerge ve raporlarının önemli etkileri olmuş; ve bu kararların siyasileri ve yöneticileri etkilemiş olduğu da ortaya çıkmıştır. Ancak, gerek Milli Eğitim Şuraları, gerek özel eğitimle ilgili diğer şuralarda alınan kararların hepsinin uygulamaya geçtiğini söylemek pek de mümkün görünmemektedir.

ALINAN KARARLAR GEÇ UYGULANIYOR

Araştırmada dikkat çeken nokta, kararlar alınmıyor değil ancak uygulama boyutunda oldukça geç harekete geçildiği görülüyor: Bu kararlardan bir kısmın kısa sürede bir kısmının da ilerleyen yıllarda uygulandığı görülmüştür. Örneğin 1991 yılında toplanan Birinci Özel Eğitim Konseyinde “Özel Eğitim ve Rehberlik Daire Başkanlığı, Özel Eğitim Genel Müdürlüğüne dönüştürülmesi” önerisinde bulunulmuş, bu öneri doğrultusunda bir yıl geçmeden Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur Yine aynı Konseyde 1991 yılında “Özürlüler Kanunu çıkarılması” da önerilmiş ancak bu öneri 14 yıl sonra uygulamaya geçirilebilmiştir. Böylece 1990’lı yılların başlarında toplanan Özel Eğitim Konseyinin mevzuatla ilgili kararlarının neredeyse tamamı 2000’li yıllarda gerçekleştirilebilmiştir. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı döneminde İstanbul ve İzmir’de bulunan iki okul olduğu bilinmektedir. İstanbul’daki okul 1926 yılında İzmir’deki okulla birleştiği için bu dönemden sonra yalnızca bir resmi okul olduğu görülmektedir. 1951 yılında bu Bakanlığı’na bağlı olan İzmir’deki Sağır-Dilsiz ve Körler Okulu’nun Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmesi özel gereksinimli bireyleri yetiştirme işinin bir sağlık hizmeti olarak algılanmasından çıkarak bir eğitim hizmeti olduğunun kabul edildiği anlamına gelmektedir. Ayrıca iki farklı engel grubunu aynı yerde eğitmenin doğru olmadığı görüşü benimsenmiştir. Böylece 1951 yılından itibaren özel eğitimle ilgili çalışmalar Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde örgütlenmeye başlamıştır.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI DUYARLI DAVRANIYOR

Kaynaştırma eğitimlerini hakkıyla yapabildiğimiz zaman varacağımız nokta olan bütünleşme için önümüzde uzun yıllar olduğunu düşünmek çok acı. Toplum olarak, yetersizliği olan bireylerin varlığından elbette haberdarız ancak onlara sosyal hayatımızda yer açıp, yaşamımızın bir parçası olmalarını ve dahası onların yaşamının bir parçası olmayı henüz başaramıyoruz. Ancak Çitil’in araştırmasında özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar için devlet düzenlemelerini beklemenin ötesine geçip icraat yapan sivil toplum kuruluşları ve gönüllülerin çabası dikkat çekiyor. “1940’lardan itibaren sivil toplum kuruluşlarının tek tük okullar açmaya başladığı ve bu kuruluşların faaliyetlerine, resmi kurumların az da olsa destek verdiği görülmektedir. Ancak bu kuruluşların gelişmesinde kişisel çaba ve mücadelenin daha çok ön planda olduğu söylenebilir. Bu kişilerden, 1940’lı yıllardan sonra Mitat Enç, Reşat Tardu, 1960’lı yılardan sonra Makbule Ölçen ve eşi Ali Nejat Ölçen, 1980’li yıllardan sonra, Yahya Özsoy, Doğan Çağlar, Yılmaz Büyükerşen ve Ayşegül Ataman, 1990’lı yılardan sonra da Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Köksal Toptan ve Sabancı Ailesi hemen akla gelenlerdir.

PERSONEL YETİŞTİRMEDE ADIM ATILDI

Günümüzde özel eğitim bölümü mezunu öğretmenlerin sayısı yetersiz. Çitil’in araştırmasında alanda personel yetiştirilmesi için atılan adımlara da yer veriliyor: “Bu gelişmelerin yanı sıra personel yetiştirme konusu da ilk kez 1952 yılında Gazi Eğitim Enstitüsünde açılan özel eğitim bölümü öncülüğü ile başlamış, bölüm sayesinde MEB bünyesinde Test ve Araştırma Bürosu ve Deneysel Psikoloji ve Rehberlik Kliniği de açılmıştır. Daha sonra her ne kadar üniversitelerde açılan programlarla personel ihtiyacı karşılanmaya çalışılıyorsa da alan dışından istekli üniversite mezunlarına yönelik hizmet içi eğitim ve benzer uygulamaların devam ediyor olması alanın ihtiyacı olan yeterli personelin yetiştirilemediğinin göstergesidir. Diğer taraftan Milli Eğitim Bakanlığnın alanla ilgili hizmetlerini yürütmesi bağlamında önde gelen, şimdiki adıyla Özel Eğitim Rehabilitasyon ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 1992 yılında genel müdürlük statüsüne yükseltilmesi, alandaki yasal ve kurumsal gelişmelerin hızlanmasına yol açmıştır.

1970’lerde ortopedik yetersizliği olan bireylere, 1980’li yıllardan sonra da zihinsel yetersizliği olan bireylere yönelik yeni okullar açılmaya başlanması; 1990’lardan sonra da işitme ve görme yetersizliği olan bireylere yönelik meslek liseleri, BİLSEM’ler, hastane okullarının faaliyete geçirilmesi ile 2000’li yıllarda OÇEM’ler açılmaya başlanmış, kaynaştırma uygulamaları hızlanmış ve RAM’lar yaygınlaşmıştır. Böylece görülmektedir ki özel eğitim hizmetleri 1980’li yıllardan sonra çeşitlenmiş ve hızla gelişerek yaygınlaşmıştır.”

MEVCUT HİZMETLER İHTİYACI KARŞILAMIYOR

Yapılan yatırımlar ve eğitimler daima bir adım daha ileriyi hedeflese de günümüzde yetersiz olduğunu Çitilin kaleminden de okumak mümkün: “Ancak Türkiye’deki mevcut özel eğitim hizmetlerinin ihtiyacı karşılamadığı bilinmektedir. MEB bünyesinde bu genel müdürlük dışında da özel “özel eğitim” kurumlarından sorumlu olan Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ve özel gereksinimli bireylere yaygın eğitim hizmetleri sunan Çıraklık Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğünün de özel eğitim alanına ilişkin faaliyet yapan kurumlar arasına girmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı dışında Başbakanlığa bağlı kurumların da özel gereksinimli bireyler ve bunların eğitimleri ile ilgili hizmetleri olduğu görülmüştür. Başbakanlığa bağlı olan Özürlüler İdaresi Başkanlığı (ÖZİ) Aile Eğitim Seti, Zihinsel Yetersizliği Olan Bireylere Yönelik Cinsel Eğitim Kitabı gibi yaptığı yayınlar, Özürlüler Yüksek Kurul çalışmaları ve bugüne kadar yaptığı üç Özürlüler Şûrası ile özel eğitim alanına yönelik görüş sunmakta, MEB ve diğer kuruluşlarla işbirliği yapmaktadır. Yine Başbakanlığa bağlı SHÇEK’in de özellikle bakım ve rehabilitasyon hizmetleri verdiği, özel gereksinimli bireylere mesleki eğitim veren kurumları bulunmaktadır. Özel gereksinimli bireylere yönelik mesleki eğitim veren kurumlardan biri de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı olan Türkiye İş Kurumudur. Bu kurumların dışında yükseköğretim kurumları bünyesinde kurulan birimlerle de özel gereksinimli bireylerin eğitimlerine yönelik faaliyetler yapılmaktadır.”

EKSİKLİKLERİN GİDERİLMESİ MÜMKÜN MÜ?

KURUM YÖNETİCİLERİ PROGRAMA HAKİM Mİ?

Özel eğitimde yetersizliğin önemli nedenlerinden biri de kurum yöneticilerinin alan hakimiyetinin bulunmamasından kaynaklanmakta. Bu noktada Hasan Hüseyin Selvi’nin Özel Eğitim Kurumlarında Yönetsel Sorun Analizi tezinde yer verdiği bilgilere göz atmak gerek. Özel eğitim kurumlarındaki yönetsel sorunlara ilişkin görüşleri derleyen Selvi araştırmasında şu bilgileri veriyor: “Özel eğitim kurum yöneticilerinin özel eğitim alanında yeterli tecrübeye sahip olmadığı, öğretmenlere özel eğitim alanında yeterli düzeyde rehberlik yapmadığı, yönetici atamalarında kariyer ve liyakat ilkelerine dikkat edilmediği, paydaş görüşlerini almaya yönelik uygulamalara yer verilmediği, kurum yöneticileri tarafından öğrenciye uygulanan eğitim programlarının yeterli düzeyde değerlendirilmediği yönündedir. Kaynaştırma uygulamaları ile ilgili katılımcı görüşleri; özel eğitim kapsamı dışında olan öğrencilerin kaynaştırma konusunda yeterince bilgilendirilmediği, öğrencilere yönelik yeterli sosyal faaliyet yapılmadığı, öğretmenlerin BEP hazırlama ve uygulama konusunda yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadığı ve kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda BEP geliştirme birimlerinin etkin çalışmadığı, birden fazla engeli olan bireyler için eğitim ortamlarının gerektiği şekilde düzenlenmediği yönündedir.”

ÖĞRENCİNİN GEREKSİNİMLERİNİ DOĞRU TANILAYABİLİYOR MUYUZ?

Yetersizliği olan çocuğa gereksinimine göre eğitim verebilmek için yapılması gereken ilk adımda, tanılamada daha eksiklerimiz olduğu ortada. Selvi, tanılama alanındaki sorunları şu şekilde derliyor: “Eğitsel tanılama faaliyetleri ile ilgili katılımcı görüşleri; tanılama sonrası ailelere yeterli bilgi verilmediği ve test sonuçları ile birey gelişim düzeylerinin benzerlik taşımadığı yönündedir.

Denetim faaliyetleri ile ilgili katılımcı görüşleri; maarif müfettişlerinin özel eğitim alanında yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadığı, denetim sürecinde bireyselleştirilmiş eğitim programlarının değerlendirilmediği ve denetim sürecinde ölçme araçlarının (performans kayıtları) değerlendirilmediği yönündedir. Fiziki çevreyle ilgili katılımcı görüşleri; kurum binalarının yeterince güvenli olmadığı, kurumlarda asansör bulunmadığı, bahçe ve oyun alanlarının yeterli olmadığı, araç- gereç odası, müzik, resim ve spor mekanlarının bulunmadığı, mutfak becerilerini öğretecek yeterli ortamın olmadığı yönündedir.”

Özel eğitim kurumlarının bina yapıları çevre koşullarını da inceleyen Selvi, okulların acil durumlarda özel eğitim öğrencilerinin korunmasına uygun olup olmadığını anlatıyor: “Kurum/okul binaları ile ilgili katılımcı görüşleri; binaların fiziki açıdan özel eğitim programlarına uygun tasarlanmadığı, fiziki açıdan depreme dayanıklı olmadığı, eğitim kurumlarının tehlike anında acil tahliyeye elverişli olmadığı, özel eğitim kurumlarında ilk yardım uygulamalarının profesyonelce yapılmadığı ve özel eğitim sınıflarının ulaşılabilirlik ve acil durumlar açısından kentin elverişli yerlerinde konumlandırılmamış olduğu yönündedir.”

KURUM İÇİ REHBERLİK UYGULAMALARI YETERLİ Mİ?

Özel eğitim kurumlarında, sadece çocuğa değil sınıf ve branş öğretmenlerine, çocuğun ailesine de rehberlik hizmeti verilmesi gerekiyor. Selvi’nin araştırmasında bu hizmeti yeterli bulanlar sadece rehberlik servisi öğretmenleri: “Kurumlarda psikolojik danışma hizmetlerinin etkililiğiyle ilgili olarak bütün branşlar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Kurumlarda psikolojik danışma hizmetleri etkili yürütüldüğü görüşünü en fazla rehber öğretmenler düşünmektedir. Bunu özel eğitim öğretmenleri ve diğer branşlar takip etmektedir. Öğretmenlerin öğrenci ve ailelere yönelik sorunların yaşanma düzeyine ilişkin görüşleri yöneticilere göre daha yüksek bulunmuştur.

Öğretmenlerin kaynaştırma uygulamalarına yönelik sorunların yaşanma düzeyine ilişkin görüşleri yöneticilere göre daha yüksek bulunmuştur. Öğretmenlerin eğitsel tanılama merkezleri ve faaliyetleriyle ilgili sorun yaşanma düzeyi konusundaki görüşleri yöneticilere göre daha yüksek düzeyde bulunmuştur. Yöneticilerin performans kayıtlarının değerlendirilmesine yönelik sorunların yaşanma düzeyi ile ilgili görüşleri öğretmenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Yöneticilerin fiziki çevreye yönelik sorunların yaşanma düzeyi ile ilgili görüşleri öğretmenlere göre daha yüksek bulunmuştur.”

ÖZEL EĞİTİMDE RESMİ KURUMLARIN DURUMU NEDİR?

Özel eğitim alanında rehabilitasyon merkezleri ve resmi okulları inceleyen Selvi, yönetsel ve özlük haklarının tanınması noktasında da kurumlar arası bir analiz yapıyor: “Kurum türü değişkenine göre resmi kurumlarda yönetsel sorunların yaşanma düzeyi rehabilitasyon merkezlerine göre daha yüksek bulunmuştur. Kurum türü değişkenine göre rehabilitasyon merkezlerinde özlük hakları ve insan kaynaklarına ilişkin sorunların yaşanma düzeyi resmi kurumlara göre daha yüksek bulunmuştur. Kurum türü değişkenine göre eğitim-öğretim faaliyetlerine ilişkin sorunların yaşanma düzeyi genel olarak resmi kurumlarda daha yüksek çıkmıştır. Ancak eğitim-öğretim faaliyetlerinden; bireyselleştirilmiş eğitim programlarının işlevselliği, öğretme ve öğrenme sürecinde deney, gezi ve gözlem vb. faaliyetlere yer verme, derslere ilişkin performans kayıtlarının tutulması konularına ilişkin sorunların yaşanma düzeyi resmi kurumlara göre rehabilitasyon merkezlerinde daha yüksektir.

Kurum türü değişkenine göre resmi kurumlarda öğrenci ve ailelere yönelik sorunların yaşanma düzeyi rehabilitasyon merkezlerine göre daha yüksek çıkmıştır. Velilerin görüşlerinden rehabilitasyon merkezlerinde ders sayısı ve süresinin az olduğu, rehabilitasyon merkezlerinde grup eğitimi verilmediği, öğrencilerin zaman zaman bir araya getirecek faaliyetlerin yapılmadığı ve velilerin birbiri ile kaynaşamadığı yönündedir. Kurum türü değişkenine göre resmi kurumlarda sosyal faaliyete yönelik sorunun yaşanma düzeyi rehabilitasyon merkezlerine göre daha yüksek çıkmıştır.”

REHABİLİTASYON MERKEZLERİNDE SORUNLAR NELER?

Özel eğitim uygulaması türüne ve velilerden gelen sıkıntılara göre ise resmi kurum ve rehabilitasyon merkezi arasında şu farklılıklar bulunuyor: Özel eğitim sınıflarının amacına uygun eğitim verilmesi, destek eğitim odalarından yeterli oranda yararlanılması ve evde eğitim hizmetlerinin yürütülmesi konularında sorunların yaşanma düzeyi resmi kurumlara göre rehabilitasyon merkezlerinde daha yüksek bulunmuştur. Kurum türü değişkenine göre eğitsel tanılama merkezleri ve faaliyetlerine ilişin sorunların yaşanma düzeyi ise resmi kurumlara göre rehabilitasyon merkezlerinde daha yüksektir. Velilerin görüşleri; rehbelik araştırma merkezlerinde doktor ve konuşma uzmanı vb. uzman personelin yetersiz olduğu, rehberlik araştırma merkezi çalışanlarının memur zihniyetli olduğu, test öncesinde bireylerin psikolojik yönden rahatlatılması gerektiği yönündedir. Kurum türü değişkenine göre denetim faaliyetlerinden denetim sonrası yazılan raporların kurumlara yol göstermesi maddesine ilişkin sorunun yaşanma düzeyi resmi kurumlarda daha yüksektir. Kurum türü değişkenine göre fiziki çevreye yönelik; kurum binalarının güvenliği, kurumlarda hijyen kurallarına uyulması, kurumların ısınmasının yeterliliği, kurumların bahçe ve oyun alanlarının yeterliliği, resim, spor ve müzik faaliyetlerine yönelik donanım yeterliliği ve kurumlarda ilkyardım uygulamalarının yapılması konularında sorunların yaşanma düzeyi rehabilitasyon merkezlerinde resmi kurumlara göre daha yüksek bulunmuştur. Fiziki çevreye yönelik; özel eğitim sınıflarının ulaşılabilirlik ve acil durumlar açısından kurumların bölümlerinde konumlandırılması ve özel eğitim kurumlarının kentin elverişli yerinde açılması konularında sorunların yaşanma düzeyi resmi kurumlarda daha yüksek çıkmıştır.”

YÖNETİCİLERDEN KAYNAKLI SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ MÜMKÜN MÜ?

Hasan Hüseyin Selvi, araştırmasında yöneticilerden kaynaklı sorunların çözümü noktasında da önerilerini dile getiriyor: “Özel eğitim kurumu yöneticilerinin özel eğitim alanında yeterli tecrübeye sahip olmadığı, yöneticilerin öğretmenlere yeterli düzeyde rehberlik yapamadığı, yönetici seçimlerinde yönetici atamalarında kariyer ve liyakat ilkelerine dikkat edilmediği sonuçları elde edildiğinden özel eğitim kurumlarına yönetici seçiminde özel eğitim alanından mezunlara öncelik verilmesi, özel eğitim kurumu yöneticilerinin yönetim alanında kariyer yapanlardan seçilmesi, atamalarda özel eğitim kurumlarında öğretmenlik deneyimine dikkat edilmesi önerilebilir. Rehabilitasyon merkezleri yöneticilerinin atanmasında lisans mezunu olma dışında her hangi bir kriter aranmadığından merkezlere yönetici atamada; özel eğitim mezunu olma ve öğretmenlik tecrübesine sahip olma kriterleri getirilebilir.”

Rehabilitasyon merkezlerinde çalışan eğitim personelinin en önemli sorununun özlük hakları olduğunu belirten Selvi, şu bilgileri aktarıyor: “Rehabilitasyon merkezlerinde çalışan eğitim personelinin özlük haklarının resmi kurumların altında kalmasını önleyecek yasal düzenlemelerin yapılması, öğretmenlerin belirli aralıklarla hizmetiçi eğitime alınması, kurumların tatil günlerinin bakanlıkça belirlenmesi, iş sözleşmelerinde etik olmayan uygulamaları engelleyici yasal düzenlemelerin yapılması önerilebilir.”

KAYNAŞTIRMA UYGULAMALARINDA BİLGİ EKSİKLİĞİ

Selvi, kaynaştırma uygulaması yapılan kurumlarda yaşanan sorunlardan dolayı yapılması gerekenleri de şu şekilde sıralıyor: “Yöneticilerin kaynaştırma uygulamalarına yönelik yetiştirilmesi, engeli bulunmayan öğrencilerin kaynaştırma uygulamaları konusunda bilgilendirilmesi, öğretmenlerin BEP hazırlama ve uygulama konusunda yetiştirilmesi, kurumlarda BEP geliştirme birimlerinin etkin çalışmasını sağlayacak tedbirlerin alınması, kaynaştırma uygulamalarına yönelik hizmetiçi eğitim verilmesi, birden fazla engeli olan bireyler için eğitim ortamlarının gerektiği şekilde düzenlenmesi önerilebilir. Rehberlik araştırma merkezlerinde test uygulamalarına ve tanılama faaliyetlerine yönelik yaşanan sorunlardan dolayı rehberlik araştırma merkezlerine atanacak personele çeşitli kriterler (lisansüstü eğitim, deneyim, sertifika vb.) getirilmesi, rehberlik araştırma merkezlerinde fizyoterapist, dil konuşma terapisti, odyolog, doktor vb. uzmanların görevlendirilmesi, test odalarının fiziki yönden iyileştirilmesi, eğitim kurumlarında çalışan rehber öğretmenlerin özel eğitimde uzmanlaşmalarını sağlayacak çalışmaların yapılması önerilebilir.”

KURUM DENETİMLERİNDE ETKİLİ MÜFETTİŞLER BULUNMALI

Araştırmada maarif müfettişlerinin özel eğitim alanında yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadığı, denetim sürecinde bireyselleştirilmiş eğitim programlarının değerlendirilmediği ve denetim sürecinde ölçme araçlarının (performans kayıtları) değerlendirilmediği sonuçları elde edildiğinden özel eğitim kurumlarının denetimleri özel eğitim ve yönetim alanlarından yetişmiş müfettişlerce yürütülmesi, denetimlerde öğretmenlere rehberlik yapılması, özel eğitim mezunu müfettişlerin sayısının arttırılması önerilebilir.

 

KAYNAKÇA
Mahmut Çitil/ Cumhuriyetin İlanından Günümüze Kadar Türkiye’de Özel Eğitim (1923 – 2007)/ Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Programları Ve Öğretimi Ana Bilim Dalı Eğitimin Sosyal Ve Tarihi Temelleri Bilim Dalı
Mahmut Çitil/ Engelli Çocuğu Olan Ailelerin Toplumsal Yapısı Ve Eğitsel Sorunları/ Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitimin Kültürel Temelleri Anabilim Dalı Eğitimin Sosyal Ve Tarihi Temelleri Programı
Hasan Hüseyin Selvi/ Özel Eğitim Kurumlarında Yönetsel Sorun Analizi/ Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı Eğitim Yönetimi Ve Denetimi Bilim Dalı
Yadigâr İrem/ Özel Eğitim Sınıflarında/Okullarında Öğrenim Gören Hafif Düzeyde Zihinsel Yetersizliğe Sahip Öğrencisi Bulunan Velilerin Özel Eğitimden Beklenti Düzeyleri/ Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popular News