Son Dakika

Kassandra Çığlıkları (1)

 

 

Daldım gözünde vehm uyuyan, susmuş ufkuna;

Ey şark uyan, kanmadın mı asırlarca uykuna?

Ey Şark uyan, yeter yeter artık, uyan, yeter!

Yıllardır bilginin gücüne, kurumsal eğitimin ne kadar gerekli olduğuna, anaokulundan üniversiteye değin eğitim kurumlarının varlığının ne kadar önemli olduğuna, gitgide daha da “ilerlemekte” olan teknik ve teknolojinin ne menem faydalı bir “şey” olduğuna inandırıldık. Ancak, tüm bunlara rağmen, bu inandırılmışlık haleti ruhiyesi içinde yaşadığımız dünyaya baktığımızda “ilerlemeci” bilime ve onca eğitime rağmen dünyaya hakim bir silm ve huzur havasını soluyamıyor, üstün meziyetlere dayalı bir kültür ve medeniyet varlığından söz edemiyoruz. Daha da kötüsü tüm bu beklentilerin tersine dünyada kaosun ağır bastığını görüyor ve yüzyıllardır insanlık mirasının onca bilgi, kültürel birikim, teknik ve teknolojisinin ulaştığı son noktanın böyle mi olması gerektiğine şaşıyor, bir şeyler yapmalıyız demeye başlıyoruz! Şu durumda şahit olduğumuz bu dünyanın nasıl bu noktalara geldiğini, insanlık tarihinin aldığı seyri bilmek ve anlamak çözüm üretebilmek adına son derece önem arz ediyor.

Ben de bu yazımda bir anlamda “post-modernite” ya da “geç modernite” olarak adlandırılan yaşadığımız çağı tanımak ve anlamak adına modernitenin şekillendirdiği modern bilim anlayışının temellendirildiği nosyonlara dikkat çekmek istedim. Naçizane sahip olduğum fikirleri dillendirirken, okuduğum kitaplarda serd edilen fikirleri de baz alarak, örnek ve kaynak göstererek özelde modern bilimsel düşüncenin hastalıklı nosyonu “ilerlemeci bilim anlayışını” genel anlamda ise modernitenin şekillendirdiği dünyaya ilişkin hakikat arayışımın seyrini kabaca resmetmeye çalıştım. Bu hususta aydınların çözüme ilişkin neredeyse ortak diyebileceğim şu ortak görüşünü paylaşmak isterim: Yukarıdaki dizelerde Ali Canip Yöntem’in çağrısına icabet etmek, uyanmak, olanı biteni anlamaya çalışmak ve tüm bunları yaparken de insanları ötekileştirmemek, kendimiz dışındakileri saflaştırıp kutuplaştırmamak, farklılıklar üzerine değil de benzerlikler üzerine odaklanmak, muhabbet köprüleri kurmak ve yıkılmaması için çabalamak, “an”ı yakalayıp anlayabilmeye çalışmak ve böylece ortak bir dil, düşünce ve yaşam becerisi geliştirip aramızda yıkılmaz bir birlik kurabilmek. Dil ve kavramlarda anlaşma, iletişim becerilerini geliştirme arzu ettiğimiz bir dünya inşa etmede belki ilk ve en önemli adımlardan biri olacaktır. Bunu gerçekleştirmek için de Alev Alatlı’nın vurguladığı şekilde önce sorgulamak, sonra da safsatayı bırakıp doğru mantık yürütmenin yolunu tutmamız gerekmektedir.

 

Dünyanın nasıl kaosa dönüştüğünün anlaşılabilmesi için bilim ve düşünce tarihi okumanın gerekliliğine hep inanmış ve bu konuda küçük çapta bir kaynakça bile oluşturmuştum. İçinde bulunduğumuz çağı anlamak adına elime aldığım bu kitaplar ne güzel bir tevafuktur ki büyük bir merak duygusunu tatmin etmek üzere daha önceden satın alıp bir kenara koyduğum eserlerdir. Her kitabın ayrı bir okunma zamanı olduğuna, bazı kitapların defalarca okunması gerektiğine, bazılarını ise başucumuzdan hiç ayırmamız gerektiğine inanırım. Her kitabın cazibesi bizim hazır bulunuşluk ve iştiyak seviyemizle senkronize artar. Gerçekten ihtiyaç duyulan zamanda rastgele önümüze çıkmış gibi gözükseler de bilinç altının cilvesiyle hazır olduğumuzda elimizin ulaşabileceği bir menzile gelir, biz de önümüze çıkan bu esere “işte tam aradığım kitap” deriz. İşte benim de elimin ulaştığı, zihnimin havsalamın derinliklerine nakşettiğim bu kitaplar moderniteye, modern çağa ait özelliklerin anlatımına ve bu özelliklerin dünyaya hakim olması neticesinde insanlığa özgü hasletlerin can çekişerek tarih sahnesinden inişine, birer birer yitip gidişine şahitlik eder türden kitaplardı.

 

Alev Alatlı’nın kitabı Ben Böyle Düşünüyorum Demekle Olmuyor ile sorgulamayı, safsatadan uzak durarak doğru akıl yürütme yollarının nasıl olabileceğini; Rene Guenon’ın Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri ve Modern Dünyanın Bunalımı adlı kitaplarıyla sanayi devriminin oluşturduğu, niceliğin egemenliğine dayalı Batının sözümona uygarlığının sebep olduğu buhranı ve görünene yani maddeye odaklanarak yapılan materyalist bilimin, parçadan bütüne ulaşma çabasının nasıl güdük kaldığını; Roger Garaudy’nin İnsanlığın Medeniyet Destanı adlı kitabıyla Batı hegemonyasını reddeden gerçek bir dünya medeniyetleri tarihinin kısa bir özetini; Raimondo Luraghi’nin Sömürgecilik Tarihi adlı kitabıyla bir çekirge istilası gibi tüm dünyaya o meşum elini uzatan Batı uygarlığının yaptığı kıyımı; John Lukacs’ın Modern Çağın Sonu adlı kitabıyla modern çağın bitişinin ispatını, Lord Northbourne’nin kitabı İlerlemeye Farklı Bir Bakış adlı kitabı ile  sürekli değişen ve ilerleyen şeylerin insanlık yararına değil de zararına doğru bir seyir izlediğine, yatay değil dikey bir başarının izinin sürülmesi gerektiğine dair ileri sürdüğü savları, Ersin Gürdoğan’ın Teknolojinin Ötesi adlı eseriyle modern çağın açmazlarıyla yitip giden değerler ve ölçü sisteminin yeniden hayata geçirilmesi gerektiğini; Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihinde bilim macerasının aldığı seyri, bilimsel paradigma değişikliğini, Cemil Meriç’in Kültürden İrfana adlı eseriyle de Doğu ile Batı arasında arafta kalan, mimar ve işçisi cehalet olan zindanlarımızı nasıl yıkacağımızın işaretlerini müşahede ediyoruz. Konuyla ilgilenenlere güzel bir tematik okuma imkanı sunan bu kitaplar Alev Alatlı’nın da sık sık kullandığı üzere ihmal edilebilir bir tavsiye niteliğindedir. Batı’nın modern bilim anlayışına ait tüm ilke ve özelliklerini ayrıntısıyla ele alan Rene Guenon’ın kitapları bu yazının belkemiğini oluşturmaktadır. Gerek Batı uygarlığının içinden gerekse dışında kalan yazarlar tarafından kaleme alınan yukarıda bahsi geçen diğer eserler de Guenon’ın savlarını yani bu yazının iskeletini tamamlayıcı niteliktedir.

 

Bir Gün Bilimin Doğru Olmadığını Öğrendim”

Pandemiyle mücadele ettiğimiz bu dönemde kitaplığımda ilk gözüme ilişen Alev Alatlı’nın “Ben Böyle Düşünüyorum!” Demekle Olmuyor adlı eseri oldu. Düşünme ve bilim yapma geleneğine ilişkin merak ettiklerimi şöyle bir yerde kısaca öğrenebileceğim bir eser olsa, basit olsa ama ilgi çekici olmaktan da uzak olmasa, çok da bilimsel ayrıntıya boğup beni yolumdan alıkoymasa derken bu kitabın tam da düşündüğüm gibi bir kitap olduğunu gördüm. “Bir gün bilimin doğru olmadığını öğrendim” diyen Prof. Kosko’dan yaptığı alıntıyla bu kitap daha ilk sayfalarında beni içine çekti ve doğru kitabı okuduğumu, aradığımı bulduğumu hissettirdi. Öğrenmek, ilim yapmak, insanlık yararına çalışmak son derece faydalı ve kutsal bir uğraştır. Ama hâlihazırda bilimin bir tabu haline geldiğinin, dogmatik düşünceyi yıkarak özgür düşünceyi hakim kıldığı iddiasına rağmen kendisinin bir dogmaya dönüştüğünün artık bilinmesi gerekmektedir. Kimileri bu durumu bilimcilik, bilim sultası diye adlandırırken Alev Alatlı Karl Marks’a telmihle “bilim kitlelerin afyonu haline getirilmiştir” demektedir.

 

Bilimsel Paradigmanın Nasreddin Hoca Mantığına Evrilmesi

 

Alatlı’nın kitabında bahsi geçen Prof. Kosko’nun aslında demek istediği asla bilimi rehber olarak görmemesi değildir. O sahici dünyanın şimdiye dek öğretilenlerden farklı olduğunu iddia ediyor. Kosko’ya göre bilimle uğraşan herkes bir şey ya doğrudur ya da yanlış diyerek yanlış yapıyor ve neyin doğru neyin yanlış olduğundan emin de olamıyor. Kosko, gerçekten bilim dünyasını sarsacak iddialar ortaya koyuyor. Kosko’ya göre modern bilim insanları içinden çıkamadıkları çözümsüzlüklerle karşılaştıklarında  teorilerine ve savlarına ters düşen şeyleri göz ardı ediyor, kendi savlarını destekler nitelikte “şeylerin” peşine düşüyorlar. Kosko, bilim dünyasının ilahlarının mevkilerini kaybetmemek için gri olduğunu bildikleri  halde sahici dünyaya bile bile siyah-beyaz yaklaşımıyla yaklaştıklarını ileri sürüyor, Aristo’cu bilim yapma geleneğini reddediyor ve yeni bir kavram ileri sürerek fuzzy mantıkla yol alınması gerektiğini salık veriyor. Sahici dünyanın “ya siyah ya beyaz” “ya-ya da” modeline karşılık Buda’nın ya da Nasreddin Hoca mantığının çokdeğerlilik kavramına dayalı “hem siyah hem beyaz”, “hem…hem de” modelini öne çıkartıyor. Kosko’nun bu çıkışıyla bilimsel paradigmanın o muhkem kalesinin yerle bir edilişine şahitlik etmek geleceğe ilişkin umutlarımızı yeşertiyor. Bu durum da uçlardaki duruşları sivriltmeden, insanları kutuplaştırıp ötekileştirmeden ortada buluşabilmenin, ortak fikir ve hareket birliği içine girebilmenin mümkünlüğüne zemin hazırlıyor. Bu paradigma değişikliği dünyanın güzel günlerinin dibacesi olma ihtimalini güçlendiriyor.

 

21.yy Fuzzy (Saçaklı) Mantık Çağı Dünyanın İkinci Aydınlanması

 

Ne Aristo mantığını benimseyen Kopernik, Kepler ve Galile, ne “tanrı zar atmaz” diyen Einstein’ın sözüyle kast edilen determinizm, ne din ile bilimin asla uzlaşamaz olduğu iddiasıyla bilimsel yöntemi savunan Sir Francis Bacon ve Descartes’ın savundukları, ne toplumların kişisel çıkarları peşinden koşan bireylerden (homo economicus) oluştuğunu iddia eden Adam Smith’in kapitalist-liberal anlayışı, ne Newton’ın dünyanın gözlemlenebilir ve çözümlenebilir verilerden oluştuğuna dair iddiası ne de belli fizik kanunlarına göre hareket eden parçacıkların birbiriyle olan ilişkilerini konu edinen nedensellik teorisi artık sorgulanamaz değildir. Nitekim Alatlı, siyah-beyaz düşünce hâkimiyetinin günümüzde hâlâ büyük ölçüde sürdürüldüğünü görmekle birlikte bunun böyle gitmeyeceğini Yunan-Roma paganizminden, Pavlus Hıristiyanlığına, oradan Auguste Comte pozitivizmine, oradan da fuzzy düşünceye savrulan dünyanın 21. yy’da bambaşka bir anlayışa evrilmekte olduğunu öne sürüyor. Nitekim Klasik Fizik olarak da bilinen Newton fiziğinin tanımladığı evren ve dünya belli kurallara göre işleyen, başı sonu belli, açık, kesin “deterministik” bir sistemdir. Klasik fizik “ya- ya da” anlayışına dayalıdır. Yeni fizikte ise kesinlik yoktur ve doğru tek değildir. Einstein’ın “Matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir” demesi dikkat çekicidir. Einstein’ın zuhuruna sebep olduğu ancak aidiyet kuramadığı yeni sıçrama hareketiyle Kuantum Devrimi gerçekleşmiş ve Kuantum Devrimi eski paradigmaları alt üst etmiştir. Alatlı, ikinci aydınlanma diye adlandırılmaya namzet Schrödinger’in kedisiyle sembolleşen Yeni Fizik’i, bütüncül dünya görüşünü, fuzzy mantık ve kaos teorisini, insanoğlunu kesin yargıların kabalığından ve zorlamasından kurtaracağına inandığını ifade eder. Kitabını safsata kavramının anlamı üzerine kurgulayan Alatlı, bu eserinde sorgulamanın önemini ortaya koyuyor; aklı ve akıl yürütme yetisini doğru şekilde kullanmanın yollarını öğrenmeye teşvik ediyor; tarih boyunca aklın yanlış yürütülmüş olabileceğini, bize her ne adla sunulursa sunulsun her bilginin sorgulanması gerektiğini salık veriyor. Bize düşen de -eğer yapabilirsek- Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi gölgeyi hakikat sanma vehminden ve safsatasından kendimizi kurtarabilmektir.

 

Dünya Işıl Işıl Bir Karanlık Yaşıyor

Modern dünyaya özellikle modern bilime karşı eleştirel bir tavır sergileyen Rene Guenon, anormalliklerin, canavarca hazların, niceliğin egemen olduğu çağ olan modern materyalist dünyayı Hint geleneğindeki Kali-Yuga’nın Karanlık Çağı’nın son evresine benzetir. Guenon yaşadığı çağdaki insanların kendilerini neyin yönettiğini ve gerçekten neye yönlendirdiğini göremediklerinden ve bu yüzden bu dünyanın varlığına bir son vermek, kötü gidişatı durdurabilmek için harekete geçemediklerinden yakınır. Guenon’a göre harekete geçmek için önce yaşanılan dünyanın ne menem bir yer olduğunun ve dünyaya hâkim olan düşünce sisteminin ne olduğunun ve nasıl oluştuğunun bilinmesi gerekmektedir. Bu bilginin izhar edilmesi durumunda ise bazı insanların muhtemelen bu bilgiye yabancı kesileceklerini iddia eder çünkü bu bilgi alışık oldukları zihinsel faaliyetlerden farklıdır; aldıkları eğitime, yaşadıkları çevrenin kafalarına zorla soktuğu fikirlerle bağdaşması mümkün değildir.

 

Bize kalan aziz borç asırlık zamanlardan;

Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan!

 

Öncelikle bilinmesi gerekir ki Guenon, bilimleri geleneksel ve profan (ladini) olmak üzere ikiye ayırır ve profan bilimleri geleneksel ilimlerin ancak birer yozlaşmış kırıntısı olarak görür. Geleneksel ilimlerle profan bilimleri ayırd eden en büyük özelliğin profan bilimlerin maddeciliği olduğunu iddia eder. Guenon’a göre eşyanın ve varlıkların açıklamasının sadece “madde” yönüyle değil öz yönüyle de araştırılması, yapılan her açıklamanın aşağıdan yukarıya doğru değil yukarıdan aşağıya doğru yapılması gerekmektedir. Guenon’a göre parçadan bütüne ulaşmaya çalışmak yerine bütünden yola çıkmak evladır. Parçadan bütüne ulaşacağına inanan görüşler nakıs bir düşünce ürünüdür. Parçalanmış gerçeklikten hakikate ulaşmak imkansızdır. Büyük resmi göz ardı ederek insanın hakikate ulaşacağını vehmetmesi boşa bir çabadır. Büyük resmi görmeden parçaları birleştirebilmek imkansızdır. Guenon, bugünkü bilimin en ufak bir gerçek anlamı olmadığı halde üzerinde uzlaşılmış, anlaşılmış ve kabul edilmiş bir özellik taşıyan boş kavramlardan müteşekkil olduğunu iddia eder. Bu tanısıyla bana çok garip bulduğum şu tarih tanımını hatırlatır: “Tarih üzerinde mutabık kalınan yalanlardır.”

 

Gelecek nesiller modern çağların en büyük zalimi olarak Batı’yı görecekler

Modern bilime teşne modern kafa yapısının bir şeyi gereğinden çok basitleştirme  eğilimi doğal olarak her şeyi niceliğe indirgeme özelliğini de Guenon sert bir şekilde eleştirir. Bugünkü insanlığın gidişatını tepeden fırlatılan, orantısız bir hızla yere düşmekte olan bir cismin hızlı inişine benzetir. İnsanlık çok hızlı bir çöküş içindedir. Guenon’ın anlattıklarına benzer bir anekdotu da Ersin Gürdoğan kötü gidişatın sebebine, niteliğine, yönüne ve failine işaret ettiği kitabında şöyle paylaşır: Ralp Lapp: Hiç kimse günümüzün en büyük bilginleri bile bilimin bizi nereye götürdüğünü bilmiyor.” Bu alıntıyla Gürdoğan, bilimin insanlık adına değil de bilim için bilim mottosuyla bilim adına gerçekleştirilen bir uğraş olduğunu iddia eder ve kötü gidişatın sorumlusu olarak Toynbee’nin “gelecek nesiller modern çağların en büyük zalimi olarak Batı’yı görecekler” sözünü hatırlatır.

 

Modern Anlayış Niteliği Niceliğe Feda Etmiştir

Ulaşım ve iletişim imkânlarının son derece arttığı bu çağda çoğu insan zaman zaman dünyayı evrensel bir köye benzetmiştir. Modern anlayışla insan, tarih ve geleneklerinden kopartılmış ve tektipleştirilmiştir. Modern bilimsel anlayışın ve bu anlayışla temellendirilmiş aygıtların dünyanın hemen hemen her yerinde insanları aynı zevklerin peşine sürüklediği, aynı tarzda giyinmeye yönlendirdiği, aynı tür davranışları sergilemeye ittiği herkesin malumudur. Guenon gerek insanın gerekse insan yaşamındaki nesnelerin tektipleştirilmesini de tehlikeli bir durum olarak arz eder. Yöntem ve işleyiş biçimi gereği sadece nicelik alanına ait bilgilere başvuran modern sanayi de Guenon’a göre niceliğin üstünlüğünü sembolize etmektedir.  Bu durum da niteliğin modern bilimin en temel özelliklerinden biri olan niceliğe feda edildiğinin bir başka görüntüsüdür. Oysa eski sanatlarda nitelik ağır basardı. Nitelik göz ardı edilince günümüz insanı niceliğin tasallutu altına itilmiş “bilinçli eskitme”, “seri üretim” gibi dahiyane(!) buluşlarla eşyayla ilişkimizi ve eşyayı kullanma süremizi de kapitalist eğilimlerin tasallutuyla bizi türlü türlü esarete gark etmektedir. Dolayısıyla bugünkü insanların “ilerleme” ve “kalkınma” gibi gördüğü şeyler Guenon’a göre kesinlikle çok büyük bir “gerileme” ve büyük bir düşüştür. Nitekim Çağlar Keyder de Ulusal Kalkınmacılığın İflası adlı eserinde iktisadi bir bakış açısıyla bugünkü dünyayı resmederken başarının gelişme hızıyla ölçümlendirilmesine, sürekli büyüyüp kalkınarak daha iyi bir hayat yaşanılacağına dair savların reel gerçeklerle çürütüldüğünü anlatır. Keyder kapitalizmin sermaye açısından başarılı bir değişim sergilediğini ancak modernleşme vaadinden vazgeçtiğini belirtmesi de sanırım modernitenin bir başka çöküş ve gerileyiş hikayesinin dışa vurumu olarak düşünülebilir.

 

İnsan Eşref-i Mahlukat Derecesinden Esfel-i Mahlukat Derekesine Düşürülmüştür

 

Rene Guenon modern bilimin “birey” ve “bireycilik” kavramını da insanı ruhsuz bir bedene çevirdiği, nitelik ve özden mahrum kaybolmuş bir varlık konumuna indirgediği için sert bir dille eleştirir. İçinde bulunduğu topluluklar içinde birey basit ve sayısal bir yığın aritmetik birim olarak değerlendirilmektedir. Modern bilim, bireyciliği ön plana çıkarır ve bu özelliğiyle aklı putlaştıran rasyonalizm ile birleştiğinde, tanrıyı diskalifiye edip insanı tanrı mesabesine oturtan hümanizm nosyonuyla neticelenir. Aklın sultası altında heva ve heveslerine engel tanımayan, hedefine ulaşmada her yolu mübah görüp zulmetmekten geri durmayan insanoğlu eşref-i mahlukat derecesinden esfel-i mahlukat derekesine düşer.

 

Bir Nehirde İki Kere Yıkanılmaz”

 

Modern bilimin en önemli özelliklerinden biri de “aynı sebepler her zaman aynı sonuçlar doğurur” savına dayalı nedensellik ilkesidir. Guenon gerçekte hiç bir şeyin aynı sebeplerle aynı sonuçları doğurmadığını iddia eder. Ona göre sadece benzer dönemler ve benzer olaylar arasında birtakım analojik uygunluklar vardır. Herakleitos da işte tam bu sebeple “bir nehirde iki kere yıkanılmaz” demiştir. Olgular arasında benzerlikler olabildiği gibi farklılıklar da vardır ve Guenon’a göre ne olursa olsun farklılıkları göz ardı ederek, önemsiz görerek reddetme yoluyla -yani “ya .. ya da..” paradigmasıyla- “tam ve kesin” bir bilim yapıldığı asla söylenemez. Bu anlamda gerçekte ve kesinlikle ancak nicelik alanla ilgili olan saf matematik “kesin”olarak addedilebilir. Modern bilimin geriye kalan kısmı bu koşullar altında bir yığın kaba tahminlerden öte gidememektedir.

 

Tanrı Arada Bir Gezegenleri İtip Sistemi Düzene Koyar”

Modern bilimin nedensellik ilkesi gereğince evren belirli yasalarla bir saat gibi işlemektedir. Hatta bir kısım bilim insanları arasında bilimden ‘numen’i, tanrıyı kapı dışı eden bilim anlayışına rağmen ilk yaratılışta tanrı mefhumunu yadsıyamayanlar da vardır. Onlara göre tanrı bir “watch-maker”dır. Düzeni kurmuş ve geri çekilmiştir. Modern bilim anlayışında belirli yasalar gereğince tıkır tıkır bir saat gibi işleyen düzende savlarını desteklemeyen olgular büyük bir rahatlıkla göz ardı edilebilmiştir. Göz ardı edilemeyecek büyüklükte bir sorunla karşılaştıklarında yaşadıkları durumsa tam bir fiyaskodur. Newton fiziksel dünyayı mekanik bir yapı olarak kurduğunda tanrıyı bu fiziki dünyadan tamamen izole etmiştir. Descartes’ın “cogito ergo sum” deyişiyle düşünceyi varlığa önceleyen insan, düşüncesi sayesinde her şeyin mihenk taşı olmuştur. Ancak bu tanrılaştırılan insan aklı, tanrıyı saf dışı ederek kurguladığı dünyada işlerin determinizme ters gittiğini gördüğünde işin içine tekrar tanrıyı sokmaktan da geri durmamıştır. Mesela gökcisimlerinin yörüngelerinin sanıldığının aksine istikrarlı olmadığı müşahede edildiğinde çözümsüzlüğe gark olan bilim insanları, bir kurtuluş kapısı olarak tanrı fikrine sarılmaktan geri durmamıştır. İşte bu örnekteki yörüngelerin istikrarsızlığı meselesinde Newton’ın “Tanrı zaman zaman devreye girer, gezegenleri itip yerine yerleştirerek sistemi düzene sokar” sözü bu bağlamda oldukça manidardır. Ünlü Alman filozof ve matematikçi Leibniz de watch maker tanrı anlayışıyla Tanrının arada bir saatini kurması gerektiğini, kurulmadan işleyen bir düzen yapmayı beceremediğini söylemesi de benzer bir ironi içermektedir.

 

Modern bilimin yanlışlanabilirlik ilkesi de aslında modern bilimin “kesin doğru” olmaktan uzak olduğunun kendi ağzından itirafıdır. Ayrıca ışık deneyinde olduğu gibi ışık kaynağının önüne dalga dedektörü konduğunda “dalga”, cisimcik dedektörü konduğunda da “cisimcik” gibi davranması yani ışık kaynağının gözlemcinin ışığı nasıl görmek istediğine göre şekillenmesi modern bilimin objektiflik ilkesini de yerle bir etmiştir. Araştırma konusu olan hiç bir nesne, araştırıcının görüşünden uzak olamayacağını gösteren bu gibi olgular objektiflik ilkesinin de safsata olduğunun kanıtıdır. En kesin bilim olarak görülen matematiğe ilişkin Bertrand Russell’ın modern matematiğin temelinde “Giritli yalancı[1]” ikilemi yattığını söylemesi matematiği de kesinlik tartışmalarında sorgulanabilir hale getirmiştir. Goethe de “matematikte, matematiğin kusurlu olduğu gerçeği dışında tam kesinlik nerede var?” diyerek matematiği sorgulayanlar arasında yerini almıştır. Zaten tüm bu sorgulamaların ardından matematiksel gerçekliğin mutlaklığı Gödel’in ünlü teoremiyle 1931 yılında çürütülmüştür.

Guenon’a göre profan bilim, deneylerden değil ilkelerden yola çıkan geleneksel bilimin tamamen tersi bir eksen üzerine oturtulmuştur. Modern bilimin deneycilik ilkesi de tam ve eksik olmaktan uzak olduğu için genel kabul göremez. Bu durumda realitenin ancak bozulmuş bir imajını elde edebilen modern bilim özle ilgili temel farkları görmekten acizdir.

 

Modern bilimin, dünyanın kaostan başlayarak oluştuğu fikrini ileri sürerek dünyayı sadece maddi bakış açısıyla ele almasını eleştiren Guenon’a göre kozmosun menşeinde bulunan şey bizzat ilk nurdur, saf nurdur ve her şeyin özü ondadır. En belirgin özelliklerinden biri maneviyatın reddi” olan bir anlayıştan “gelişme” adına ne beklenebilir diye eleştirdiği modern bilimi Guenon sadece eşyanın dış yüzeyinde kalmakla, eşyanın ötesine geçememekle suçlamaktadır.

 

Aklın üstünlüğüne inanma olarak tanımlanan ve gerçek bir dogma olarak ilan edilen rasyonalizm ise saf entelektüel sezginin inkârı anlamına gelmektedir. Bu görüş metafiziksel bilgiyi dışlar, manevi otoriteyi reddeder. Rasyonalizm insanın aşkın alana ait herhangi bir yeteneğe sahip olmasını ve bu yeteneği kullanmasını kabul etmez. İnsan-üstü alanın inkârı olan, her şeyi sadece beşerî bakış açısına indirgeyen, laisizmin ilk şekli olan hümanizmin daha felsefî bir görünümü olan rasyonalizmden yola çıkan modern bilim anlayışı tedricen materyalizme, pozitivizme varmak zorunda kalır. Guenon’a göre ister materyalizmde olduğu gibi duyulabilen dünyanın ötesinde olan her şeyi bile bile inkâr etsinler, ister pozitivizmde olduğu gibi öteye ait şeyleri erişilemez ya da bilinemez ilan ederek onlarla uğraşmayı reddetsinler pozitivizm salt bu nedenle kendisini bilinemezcilik (agnosticisme) olarak adlandırmayı çok sevmekte ve böylece gerçekte çaresi olmayan bir cehaletin acı bir itirafından kendine bir zafer nişanesi kurgulamaktadır.

 

Profan Bilim Sahtedir, Çarpıtmadır  

 

Modern Batı dünyasının özelliği olan öğelerin tasvirini ve eleştirisini yapan Guenon’a göre dünya karanlık çağdadır. Bu karanlık çağ, bilgi ve eylem, eylemin bilgiye üstünlüğü, 16. yüzyıldan beri oluşan dindışı özellik, kutsal bilim ve dindışı bilim, toplumsal kargaşayla son bulan bireycilik, maddecilik gibi modern dünyanın karakteristiğini oluşturan her ilkesini tutarlı ve kabul gören fikirleriyle eleştiren Guenon’a göre profan bilim gerçekte sadece göstermelik bir bilgi, sahte bir bilimdir, uğraş alanı taklit ve çarpıtmadan öteye gidememektedir. Modern bilimin şekillendirdiği modern zihniyet de kollektif bir telkin ürünüdür ve yüzyıllardır gelenek dışı , gelenek düşmanı bir düşüncenin oluşup gelişmesini mümkün kılmıştır. Guenon’a göre modern dünya ve bu adla adlandırılan her şey, en üst düzeyde de “medeniyet” denilen şey sadece bir karikatür olabilir ve modern zihniyet birçok açıdan medeniyetin tam karşıtı bir pozisyonda durmaktadır.

 

Modern dünyanın neliğine ve nasıllığına ilişkin tespitlerinin ardından insanlığın gelmiş olduğu yeri ve durumu tasvir ettiği “Modern Dünyanın Bunalımı” adlı eserinde Guenon önceleri dokunulmaz, tartışılmaz bir tabu, bir dogma haline getirilen belirsiz bir “ilerleme” anlayışının artık eskisi gibi kabul görmediğini dile getirir. Guenon’a göre dindışı bilim ve dindışı felsefe gerçek entelektüalitenin inkârıdır, bilginin en alt düzeye sıkıştırılmasıdır, hiç bir ilkeye bağlı olmayan olayların ampirik ve analitik incelenmesidir, durmadan birbirini çürüten asılsız varsayımlara dayalıdır, modern uygarlığın mevcut tek üstünlüğünü oluşturan pratik uygulamalar dışında hiç bir sonuca ulaştırmayan eksik görüşler birikimidir. Modern anlayış, bilimleri sadece algılanabilen alemi incelemesiyle dar bir çerçeveye sıkıştırır, derinliği olmayan yüzeysel bilgilerle oyalanıp gerçek bilgi yolunda yerinde sayar. Dindışı/profan bilim maddi şeylerle ilgili olmayan her bilimi inkâr ederek sadece maddeyle ilgilenen bir bilim olarak kendini tek bilim olarak sunmuş ve maalesef insanlar da bu bilim dışında geçerli hiçbir bilginin olamayacağını sorgulamadan kabul etmiştir. Bu yönüyle de modern bilim, bilim olmaktan öte bilimcilik yapmaktadır.

 

Bilimle endüstriyi birbirine karıştıran modern bilim anlayışının amacı salt pratik uygulamalardır. Halkın gözünde saygınlık kazandıran bu pratikler modern bilimin pragmatist yönünü de gözler önüne sermektedir. Pragmatizm modern felsefenin ulaştığı son noktadır. Modern bilim endüstriyi varlık sebebi kılmakta, mevcudiyetinin ispatı olarak görmektedir. Guenon’a göre geldiği bu son nokta ile pragmatist yönü ağır basan modern bilimin yegâne amacı  sanayi ve teknik anlamda gelişmeyle sınırlı kalmaktadır.   İlerleme ve kalkınma adı altında modern uygarlık sanayi ve seri üretimle suni ihtiyaçların çoğaltılmasını amaçlar. Modern çağın en büyük özelliklerinden biri de ardı arkası kesilmeyen bir telaş, sürekli değişim ve durmadan artan hız gereksinimleri neticesinde insanda odaklanma, düşünme ve anlama becerilerini dumura uğratmasıdır.

 

Modern bilimsel paradigmanın çöküşünün, modern bilimin ilkeleri olan bireyciliğin, rasyonalizmin, objektivizmin, pragmatizmin, nedenselliğin, yanlışlanabilirliğin artık hükümsüz olduğunun birer birer ispatını yapan Guenon’ın eserleri birer Kassandra çığlığı olarak zihinlerimizde yer edinmektedir. Bu yazılar bağlamında hayatın anlamına dair hakikat yolcusu olan ya da olduğunu iddia eden herkesin bu modern yaşam girdabından kurtulma, yaşanabilir bir dünya ihdas etme ve insanlık yararına iyi şeyler yapma yolunda aklını başına devşirmesi, bilimi bilimcilikten kurtarıp asli yerine oturtması; insanlık mirasına, kültür ve uygarlık dünyasına yeni açılımlar kazandıracak gayretleri artırması gerekmektedir.

 

[1] Giritli bir yalancı bütün Giritlilerin yalancı olduğunu söylediğinde eğer yalan söylemişse, yalan söylememiş, eğer yalan söylememişse yalan söylemiş olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.