Eğitimde kalıcılık, kurallarda kararlılık

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Minara Aliyeva Çınar, öğrencilik yıllarını geçirdiği Sovyetler Birliği ile ülkemizdeki eğitim sistemlerini karşılaştırdı. Türkiye’de eğitim sisteminin ve ders materyallerinin sık değişiyor olmasının başarıyı düşürdüğünü belirten Çınar, meslek seçimi, üniversite sınavları ve öğretmenlik uygulamalarına dair gözlemlerini paylaştı.

 

Canan GÜLEÇ

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Minara Aliyeva Çınar, 1992 yılına kadar yaşadığı Rusya’da o dönemli Sovyetler Birliği sisteminin eğitime yaklaşımı ile Türk eğitim sistemini karşılaştırdı. Tamamen Rusça eğitim gördüğünü söyleyen Çınar, Türkiye’ye geldiğinde yeni bir dille karşılaşmanın zorluklarını aktardı: “Türkçe bilmeden geldim ve burada öğrendim. Dili bilmiyor olmak beni biraz geri çekti. Bir Türk olarak maalesef anadilim Rusça idi, çok rahatlıkla anlayabiliyordum, dilin inceliklerini biliyordum bu sayede de 2 günde roman bitirebiliyordum. Diğer farklılık ise sistem değişikliğiydi. Kazakistan’da Türk kültürünü yaşatabiliyorduk ailemizde ama Sovyetler Birliği’nin devlet sisteminden Türkiye’ye gelmek farktı benim için, hızlı adapte olabilmek zordu.”

“MESLEKİ HEDEFLER ERKEN YAŞTA BELİRLENMELİ”

Rus eğitim sisteminde mesleki hedeflerin üniversite sınav puanına göre değil, erken yaşlarda çocuğun ilgisine göre belirlendiğini söyleyen Minara Aliyeva Çınar, şu karşılaştırmada bulundu: “Her birey eğitim açısından kendini en üst noktaya getirmek ister, bir üniversite hedefi vardır. Bu hedef seçme aşaması Sovyetler Birliği döneminde farklıydı. O zaman tek sınava aynı anda girip herkes aynı soruları cevaplayacak gibi bir durum yoktu. Doktor olmak isteyen birey kendini o alandaki derslerle yetiştirirdi. Okumak istediği tıp fakültesine sınav başvurusu yapardı. 4 sınav olurdu; 2’si tüm üniversite ve bölümlerde muhakkak yapılan dil bilgisi ve matematik sınavıydı. Diğer 2 sınavsa alan derslerinden yapılırdı. Bu sisteme göre de birey çok erken yaşlarda kendini doktor olarak hayal ediyor ve hedefine göre kendini yetiştiriyor. Bunun en önemli farkı üniversiteyi bitirdiğinde o mesleği severek yapacak demektir. Sınava gireyim, aldığım puana göre bir bölümde okuyayım deme durumu yoktu. Özellikle de eğitimci olmak isteyenlerin, sadece puan üzerinden tercih yapması, mezun olunca da öğretmenlik yaparım nasıl olsa diye düşünmesi doğru değil. Öğretmenlik çok farklı bir meslek, sevmeden yapılamaz ve başarılı olunamaz. O yüzden Türkiye’deki bu sınav sistemini çoğu zaman eleştiriyorum. Hangi mesleği istiyorsa kişi kendini ona göre yetiştirmelidir.”

“HER MESLEK KIYMETLİDİR”

Türkiye’deki eğitim sistemi hatalarından birinin de “herkes üniversite mezunu olmalı” beklentisine dayandığını belirten Çınar, anne babaların hayaliyle de beslenen bu tutumun uzun vadedeki sonuçlarını anlattı: “Herkes üniversiteyi okumak zorunda değil. Elbette her anne baba çocuğunu üniversitede görmek ister ancak bu ülkenin çobana, terziye, ayakkabıcıya da ihtiyacı var. Bana göre Türkiye’de üniversite sayılarının ve kontenjanların artması, bir sürü mezun verilip işsiz kalmalarının sebebidir. Bu da toplum üzerinde ayrı bir stres, kaygı ve gerginlik oluşturuyor. Hak eden okusun ama bir mesleği severek sınava hazırlanıp da kazananla puanı yettiği için okumaya gelen arasında çok fark oluyor. Her geçen yıl gelen öğrenci potansiyeli düşüyor. Bizler, kazanıp gelmiş öğrencilerimize akademik eğitimden evvel bir de lise müfredatında bilgi aktarımı yapıyoruz. Türkçe öğretmenliği eğitimi almaya gelen ama kompozisyon yazma becerisinde sıkıntı olan öğrencilerimiz var.”

Sovyetler Birliği döneminde henüz ilkokul seviyesinde meslek seçimine dair yönlendirmeler aldıklarını anlatan Çınar, o yıllardaki sınıf ortamını paylaştı: “Eğitim sisteminde, 5. Sınıftan itibaren mesleğe yönelik eğitsel kol çalışmasına benzer bir ders veriliyordu. Bir gün, inşaatta çalışan bir kadın gelmişti dersimize, mesleğini tanıttı. Ne kadar severek çalıştığını, sıva yapmanın inceliklerini anlattı. Sınıftan akademik anlamda çok da başarılı olmayan bir arkadaşımız dedi ki ben sıvacı olacağım. Bu da onun başarılı olacağı bir iştir çünkü. Bireyi üniversite okumayacağı bir hayata da hazırlamak gerek. Bütün meslekler saygıdeğerdir.”

KURŞUN KALEM Mİ YOKSA TÜKENMEZ KALEM Mİ KULLANMALI?

Test sisteminin öğrencinin seviyesini düşürdüğü eleştirisini dile getiren Çınar, “Test sistemi öğrenci seviyesini çok düşürüyor. Bizim girdiğimiz sınavların hepsi klasik olurdu. Sınavda bize konular verilirdi, başlığıyla, planla, anlatımı destekleyecek alıntıyla bir yazı hazırlardık.” dedi. Ders materyalleri hakkında da kıyaslama yapan Çınar, “Türkiye’deki gibi biz kurşun kalem kullanmazdık, yasaktı. Tükenmez kalem kullanırdık. Bence kurşun kalem çok doğru bir yöntem değildir. Öğrenci yazdığını silebileceğinin farkında. Biz silemeyeceğimiz için acele etmeden derin düşünür zihnimizde cümle kurardık. Bu hem düşünmeyi geliştiren bir yöntemdi hem kendini ifade edebilmeyi geliştiren bir yöntemdi. Öğrencinin daha derli toplu olmasını sağlardı.” Çınar, ülkemizde de sık sık tartışılan el yazısı konusunda ise farklı bir bakış açısı sundu: “El yazısı kullanmak daha doğru, daha estetik görme becerisi kazandırıyor insana. Sadece yazı ile sınırlı kalmadan hayatın her alanına yansıyan bir görüş kazandırır.”

ÖĞRENCİ- ÖĞRETMEN İLİŞKİSİNE VELİ MÜDAHALESİ OLMAMALI

Eğitim Fakültesi öğrencilerinin staj denetimleri sırasında okullardaki ilişkileri de gözlemleme fırsatı bulan Çınar, ailelerin eğitime müdahalesine dair eleştirilerini dile getirdi: “Öğrencilerimiz staja gidiyor, gözlemliyoruz. Sovyetler Birliği zamanında sıkı bir disiplin vardı, Türkiye’de bu anlamda farklılıklar var.  Öğretmen öğrencisine kızabilir, sesini yükseltebilir ve yaptığı yanlışı anlamasını sağlayacak ceza da verebilir. Elbette dayağı savunmuyorum.  Türkiye’de veliler hemen şikayete geliyor, şikayet insanın karakterinin zayıf olduğunu gösterir, öğretmenin elini ayağını bağlıyor. Öğrenci öğretmen diyaloğuna veli girmemeli, müdahale etmemelidir. Böyle bir durumda okul idaresi de öğretmenini koruyabilmelidir. Öğrenci yeteri kadar bilgi edinememişse sınıfı geçmemelidir. Öğrenciye bu kadar hak verilmesi özgüvenini geliştiriyor ancak gelecek yıllarda şikayetçi yetişkinler olmasına yol açıyor.”

“ÜÇ KUŞAK BİR ARADA YAŞAMAK ÖNEMLİ”

Çocuk gelişiminde modern kent hayatının eksiklerini gören Çınar, ailelerde bir üst kuşakla yaşamanın çocuk üzerindeki kazanımlarına dikkat çekti: “Bakıyorum çevredeki ailelere, çocuğun her isteğini yapmaya gayret ediyor, ama hoşuna gitmeyen bir durumda uyardığında çocuk anne babayı dinlemiyor. Benim yetiştiğim dönemde çocuk fazla şımartılmaz, saygıyı bilerek yetişirdi. Büyüklere saygı, hayırseverlik, merhamet duyguları çocuklara aşılanmalıdır. Geleneksel eğitimi zaten unuttuk, maalesef. Bireyi yetiştirmek için 3 kuşak bir arada olmalı. Çocuk, dedenin ninenin kendi çocuğuyla olan ilişkisini görerek kendini yetiştirecek. Kardeş yok, takım olma bilinci yok. Bizlerde üst kuşak önemliydi ve tatil dönemlerinde dede-nine yanına gönderilir ki çocuklar masalla bilmeceyle atasözüyle öğrenme fırsatı bulur. Çocuk etnopedagojik açıdan da aşılanmış oluyor.”

BAŞARISIZLIĞIN NEDENİ, SIK DEĞİŞİM YAPILMASI

Eğitim sisteminde hem materyal hem de yaklaşım olarak her bakanın kendi modelini geliştirmesi son yıllarda üzerinde en çok tartışılan konulardan biri haline geldi. Bu açıdan kendi öğrencilik yıllarındaki Rus eğitimi ile günümüz Türkiye’sini karşılaştıran Çınar, şu bilgileri paylaştı: “Eğitim sistemi sık sık değiştirilmemelidir, 5 yılda program değiştirilmemeli. MEB’de kitap içerikleri sürekli değişiyor. Sovyetlerde ise uzun yıllar aynı kitaplar okutulurdu. Devlet kitapları bastırır ve tüm okullara aynı kitaplar giderdi, çok dikkatli kullanırdık, sene sonunda da iade ederdik ve tekrar dağıtılırdı. Aynı kitaptan birçok öğrenci faydalanırdı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra buradaki bir proje için Rusya’dan kitap getirttiğimde aynı olduklarını gördüm. Kurallar değişmiyor, dil bilgisi imla kuralları sabittir. Ama bizde TDK sık sık değişiklik yapıyor, bizler bile takip etmekte zorluk çekiyoruz.”

Sovyetler Birliği dönemindeki sistemde öğrencinin defter tutmasının kalıcı öğrenme için önemli bir uygulama olduğunu anlatan Çınar, tek ders için 4 ayrı defter tuttukları uygulamayı aktardı: “Türkiye’deki kitaplara baktığımda farklı olabilirdi dediğim kısımlar oluyor. Bizde kitabın üzerinde asla yazı yazılmazdı, her ders için dönüşümlü olarak konuları yazdığımız 2 defter vardı. Derste işlediğimiz konuyu ve verilen ödevi yazardık, bir düre sonra öğretmen onları toplar, okuyup düzeltirdi. Biz de bu arada diğer deftere devam ederdik. Okuma değerlendirme bitince yeniden elimizdekileri toplar, okuduklarını verirdi. Ayrıca, sınıfta dikte çalışması için ayrı bir defter kullanırdık ve bunları da öğretmenimiz okur düzeltirdi. Kompozisyon için de ayrı bir defter vardı.”

RUS KLASİKLERİ NEDEN VAZGEÇİLMEZDİR?

Ders kitaplarında zaman zaman olumsuz yanlış metinlerden alıntılar yapıldığına dikkat çeken Çınar, hem ders materyali hem de kültürel kitapların yayınlanmasında kurul çalışmasının önemini vurguladı. Rus klasiklerinin dünya edebiyat tarihinde özel bir yeri olduğunu anlatan Çınar, “Rus klasikleri daha evrenseldir, Türk klasikleri ise daha kendi kültürü içinde anlatıyor. Rus klasiklerinin her topluma hitap edebilmesinin nedeni budur. Klasikleri okumak her zaman zevkli gelmiyor insana, ders dışında ilgini çekiyor ve okuyorsa kişi daha fazla zevk alıyor.” dedi.

Çınar, yayıncılığa dair şu eleştirileri ve önerileri paylaştı: “Bizim kitaplarımızda olumsuz bilgiler veren bazı metinler var. Daha seçici olmak lazım. Dil bilgisi konularında belli kuralların daha öne çıkarılması ve sabit kalması gerekiyor. Ben Rus diline dair kitaplarımızdaki kalın puntolu maddeleri halen hatırlıyorum. Kitaplar hazırlanırken öğrencinin aklında kalıcı olacak şekilde işlenmeli. Bu nedenle bir komisyon tarafından hazırlanan aynı temelden gelen kitap okutulursa daha iyi olacaktır. Kitaplar basıldığı zaman çok kolay yoldan geçmiyor, muhakkak Moskova’ya komisyona gidecek, komisyon içeriği onaylarsa editörlere gidecek ve dili düzeltilecek, daha sonra kitap basılacak. Türkiye’de ise paran varsa gidip kitap bastırabiliyorsun. Tüm eserlerin tek merciden geçebiliyor olması, MEB’in kitaplarında alıntılanacak metinlerin de doğru olmasını sağlayacaktır.”

ÇOCUĞA OKUMAYA DAYALI ÖDEVLER VERİLMELİ

Okuma alışkanlığımızın zayıf olmasının eğitimde ciddi zorluklara yok açtığı yorumunda bulunan Çınar, çocuklardaki okuma- anlama- yazma becerisinin kazanımına ilişkin yorumlarını şu sözlerle dile getirdi: “Daha spesifik alana yönelik derslerle öğretmen yetiştirmeliyiz. Bizim en büyük sıkıntımız kitap okumaktan yoksunuz. MEB müfredatına uygun, okumaya yönelik ve test şeklinde değil kendini ifade etmeye yönelik sınav yapılmalıdır. Türkçe apayrı bir derstir, test hazır kalıpta doğru olanı bulmaktır ve çocuk beceri kazanamıyor. Çocuğa okumaya dayalı ödevler verilmeli ve bunlar derste hazırlanmalı. İnternetten hazır ödevler alınıyor ve çocuk içindeki metni dahi bilmiyor.  Bir ders boyunca çocuk okuduğu kitabı anlatan kompozisyon yazmalıdır. Okullarda 15 dakika kitap okuma saatleri var, öğretmenler faydasını görüyoruz diyor ama ne kadar etkilidir bilemiyorum. Kitap okumak saatlere uzamalıdır. Bu şekilde uygulamalar yapılırsa üniversiteye gelen öğrenciler de kendini daha iyi ifade edebilecektir. Üniversiteye gelmiş bir öğrencinin yazı hazırlarken ‘kaç paragraf olsun, başlık vereyim mi?’ diye sormaması gerekir. Dağarcığındaki 500 kelimeyle kendini anlatma sancısı yaşıyorlar. Kurallar sık sık değişmese, kalıcı olsa, ödevler daha spesifik, öğrencinin üreteceği bir ödev olursa etkili olur. Üniversitede muhakkak kütüphaneye girerdik, şimdiki öğrenci ders programına diyor ki boş günümüz olsun, dersler peş peşe aralıksız geçsin, dağınık bir programın varsa kütüphanede vakit geçirir ders çalışır çocuk.”

 

MİNARA ALİYEVA ÇINAR’IN KALEMİNDEN

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Minara Aliyeva Çınar, kitaplarına dair çalışmaları ve içerikleri şu sözlerle paylaştı: “Türk Dili Tarihi dersine giriyordum, metin incelemesinde sözlük eksiğimiz vardı, bir hocamla birlikte eski Türkçe sözlüğü hazırladık. Ahıskalı olduğum için o alanda da çalışıyorum, Mircevat Ahıskalı ile hazırladığımız Ahıskalı şairlerden şiir derlememiz var. Ahıska halk şiirinden örnekleri de ayrı bir kitapta bir araya getirdik. Doğu Türkistan’da yaşayan bir boyun ağzıyla ilgiliydi çalışmam yayınlandı; Lobnor ağzı Türkiye’de çok bilinmiyordu, bu ağzın özelliği Uygurların bir boyu ama bu ağızda daha çok Kırgız Türkçesi özellikleri var, 2 grubun özelliklerini de taşıyordu ve çok zevkli bir çalışmaydı. TDK bunu bir kitap haline getirdi. Mektuplar üzerine kitap yazdım, İsmail Gaspıralı’nın kızı Şefika hanıma gelecekte evleneceği eşinin yazdığı mektupları kitaplaştırdım. Onların gençliği Rusya’da ihtilal dönemine denk geldi, Azerbaycan Halk Cumhuriyetini kuran bir Nesip Yusufbeyli’den Şefika Gaspıralı’ya mektuplar. Ekrem Tenişef üzerine bir çalışmam oldu, Sovyetler döneminde Türkolojinin babası denilebilecek Tatar asıllı önemli bir bilim insanıdır. Bu çalışmam da TDK’dan yayınlandı.”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir