“Eğitimde ilk tohumu biz atıyoruz”

“Erkek okul öncesi öğretmeni olur mu?” yargısının kırılması için görev yaptığı okulda uzun yıllar çabalayan, şimdilerde Bursa Uludağ Üniversitesi Yenişehir İbrahim Orhan Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Programında öğretmen adayları yetiştiren Hasan Er, ile erken çocukluk eğitimini konuştuk. “Anaokulundaki öğretmen sonuçta ne bir anne ne de bir baba, bir eğitimci ve bu kimliğinin ön plana çıkması lazım. Temel eğitim veriyoruz, eğitimin ilk tohumunu biz atıyoruz.” diyen Er, başarılı bir eğitim hayatı için ilk adımların ne kadar önemli olduğunu şu sözlerle anlattı: “İlkokulda genellikle tek tip bir yöntemle okuma yazma öğretiliyor ve bu da çocuklar için işkenceden farksız oluyor. Ve biz sonra bu çocuklardan okumayı yazmayı sevmelerini ve üretmelerini bekliyoruz. Mümkün değil, çocuğun zevk alarak öğrenmediklerinin hayatında karşılığı olmaz. Bu nedenle de okul öncesi öğretmeninin en önemli görevi çocukların öğrenme biçimini tanımlayabilmek ve bunları ilkokul öğretmeniyle paylaşabilmek. İlkokul öğretmeninin de buna göre öğretim yöntem ve tekniklerini düzenlemesi, çeşitlendirmesi gerekiyor ki okuyan bir toplum olabilelim.”

 

Canan GÜLEÇ

 

Okul öncesi öğretmenliği denildiğinde hep kadın öğretmen profili geliyor akla, son yıllarda bu algı biraz kırılmaya başlasa da halen yaygın beklenti “anaokulu” öğretmeninin anne- abla etiketine uygun biri olmasından yana. Bu beklentinin daha hızlı ve kalıcı olarak değişmesi için ne yapılabilir?

Kendi deneyimimden örneklendireyim. Göreve bir köy okulunda başladım, aileler kabullenmekte zorlandı. Çünkü daha önce hep kadın öğretmen görev yapmış o köyde… Sabah beslenme dağıtmaya kocasıyla gelenler, kapıdan bakıp beni gördüklerinde geri dönüp giden anneler vardı. Ama gittikçe aramızdaki bağ kuvvetlendi, kabullendiler ama hiç kolay olmadı; aile eğitimleri, ev ziyaretleri, veli katılım projeleri ile bağımızı kuvvetlendirdik. Erkekten de okul öncesi öğretmeni olur algısını oluşturmayı başardım.

Sizin bu alanda öğretmenlik yapmayı tercih etmeniz nasıl oldu?

Lisede ve üniversitede sivil toplum kuruluşları içerisindeydim, sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. Bu da aktif bir öğrenci olmamı sağladı. Halk oyunlarıyla ilgileniyordum, şiir dinletisi ve korolarda görev alıyordum. Güzel sanatlar lisesi resim bölümünü kazanıp son anda kaydolmamıştım, futbolla ilgileniyor, radyo programları yapıyordum. Meslek seçimi aşamasına geldiğimde de tüm bu ilgi alanlarımı birleştireceğim bir meslek seçmek istedim, çok fazla seçenek yoktu aslında, tüm becerilerimi kullanabileceğim okul öncesi eğitimi tercih ettim. Çünkü sınıfa girdiğimde çocuklarla şiir de okuyabiliyorum, resim de yapabiliyorum, oyun da oynayabiliyorum. Bu durum öğretmenlik deneyimim boyunca mutlu olmamı ve geliştirdiğim projelerle fayda sağlamamın önünü açtı…

 

“EĞİTİMİN İLK TOHUMUNU ATIYORUZ”

Belki de alanda erkek öğretmenlerin sayısının artmasıyla birlikte, anaokulu, anasınıfı tanımının değiştirilmesi gerekir…

Aslında evet, bu tanımlama erkek öğretmenlerin pek hoşuna gitmiyor. Okul öncesi eğitim kullanılabilir, hatta okul öncesi eğitim de tam karşılamıyor, orası da bir okul sonuçta. Okuldan önce gidilen ama okulla ilgisiz bir kurumu çağrıştırıyor bu isim. Erken çocukluk eğitimi denilebilir. Temel eğitim merkezleri denilebilir. Anaokulundaki öğretmen sonuçta ne bir anne ne de bir baba, bir eğitimci ve bu kimliğinin ön plana çıkması lazım. Temel eğitim veriyoruz, eğitimin ilk tohumunu biz okul öncesi öğretmenleri atıyoruz.

BEN DE ÇOCUĞUMU OKUL ÖNCESİ EĞİTİM KURUMUNA GÖNDERİYORUM”

Erken çocukluk eğitimi şart mıdır?

Elbette, çocuklar doğdukları andan itibaren aileleriyle karşılaşıyorlar ama sosyal ve duygusal gelişimleri için bu yeterli değil, çünkü aile içerisinde çocuk akranlarıyla değil kendinden büyük insanlarla vakit geçiriyor ve bu durum çocuğun gelişimine dair ihtiyaçlarını karşılamıyor. Çocuğu anlayan, onun boyunda, onun dilinden konuşanlarla bir araya gelmesi gerekiyor. Temel eğitim de bu ihtiyacı karşılıyor. Ev ortamında en iyi eğitimi de sunsanız akranı olmadığında hele bir kardeşi de yoksa o boşluğu dolduramazsınız. Sosyalleşme becerisi için akranlarla birliktelik önemlidir. Ben de çocuğumu okul öncesi eğitim kurumuna gönderiyorum ve beklentim onun sosyalleşme becerisinin gelişmesi. Şu an 5 yaşında ve 5 yıl boyunca okulda uyguladığım tüm eğitimleri, materyalleri eve taşıdım. Oyunlar oynadık, kitaplar okuduk ama dışarıya çıktığımızda annesi ve benim yanımdan ayrılmıyor ve utanma davranışı sergiliyor. Her şeyi yapmışız ama o sosyalleşme becerisini kazandıramamışız. Bu da akran desteği ile kazanılabilir. Bu, okul öncesi eğitimin zorunlu olmasının en önemli nedeni ancak sadece sosyalleşme değil başka sebepler de var elbette.

 

Diğer sebepler nelerdir?

Kendi gelişim alanlarını, becerilerini sergileyeceği bir ortamdır, evde bunları gözlemlemek çok mümkün olmaz. Oyun, onların kendilerini ifade ettiği, duygu düşüncelerini ortaya koydukları bir alan. Okulda oyun oynadıklarında gözlemleyecek profesyonel bir göz var, o da öğretmen. Onların becerilerinin, yaratıcılıklarının, yetenek ve ilgilerinin keşfedilmesi için okul öncesi eğitim elzemdir. Bence bir okul öncesi öğretmeninin en önemli görevi çocukları ilkokul öğretmenine teslim ederken çocuğun öğrenme biçimini, resimle mi matematikle mi daha iyi öğrendiğini, dansa, müziğe, dramaya ne kadar ilgi duyduğu bilgisini paylaşmaktır.

OKUMAYI SEVEN TOPLUM HAYALİ GERÇEĞE DÖNÜŞEBİLİR

İlkokul eğitiminde de çocuğun yetenek ve becerileri eğitimde izlenecek yolu belirler mi?

Elbette etkiler ama baktığımızda ilkokulda tek tip bir yöntemle okuma yazma öğretiliyor ve bu da çocuklar için işkenceden farksız oluyor. Okulda öğretmen evde de ebeveynler bu işkence sürecine dahil oluyor. Ve biz bu çocuklardan okumayı yazmayı sevmelerini ve üretmelerini bekliyoruz. Mümkün değil, çocuğun zevk alarak öğrenmediği bir şeyin hayatında karşılığı olmaz. Bu nedenle de okul öncesi öğretmeninin en önemli görevi çocukların öğrenme biçimlerini tanımlayabilmek ve bunları ilkokul öğretmeniyle paylaşabilmek. İlkokul öğretmeninin de buna göre öğretim yöntem ve tekniklerini düzenlemesi gerekiyor ki okuyan, okumayı seven bir toplum olabilelim. İlkokulun sonuna kadar okuma yazmayı öğrensinler, bizim için geçerli olan bu olmalı, önce değerlerimizi içselleştirsinler. Sevgiyi, saygıyı, paylaşmayı, problem çözmeyi, dayanışmayı, arkadaşlığı yaşayarak öğrensinler. Değerlerin eksik olduğu süreçte diğer tüm becerilerin bir anlamı olmaz. Birinci sınıfın ilk birkaç ayına çocukların geleceklerini inşa edecek okuma yazma sürecini sıkıştırmamalıyız. Onları zorlayarak değil, doğal yatkınlıklarını koruyarak, oyun yoluyla öğretmeliyiz. Çünkü oyun ihtiyacı ilkokulda da devam ediyor. Yeteneklerini ortaya koyacakları alanları tanıyarak okuma yazmayı daha sindire sindire öğrenecekleri bir sistem, model hayal etmemiz ve hayata geçirebilmemiz gerekiyor.

ERKEN ÇOCUK EĞİTİMİNDE TEK ELDEN DENETİM POLİTİKASI

Bir yanda anaokulları, yuvalar, kreşler ve bunlara karşılık da okul öncesi öğretmenliği, çocuk gelişimi, meslek edindirme kursları ile farklı programların yetiştirdiği eğitimciler var. Doğru kişi ve kurum eşleşmesini istihdamda nasıl sağlamalıyız? Bu kadar farklı eğitim kurumunda yetişmiş insanların aynı görevi yapabiliyor olması uygun mudur?

Öncelikle bütüncül bir yaklaşımımız olmalı. Birçok kurum var ve bu kurumlar da farklı eğitim geçmişleri olan personeller görev yapıyor. Kreş ve gündüz bakımevleri ve çeşitli kurumların bünyesinde hizmet veren okul öncesi eğitim birimleri mevcut… Buralarda da MEB tarafından geliştirilen eğitim içerikleri kullanılıyor fakat öğretmen meslek adını kullanarak çalıştırılan personellerin ön lisans mezunu olduklarını ya da ilgili sertifika programlarını tamamlayarak görev yaptıklarını görüyoruz. Öncelikle öğretmen meslek adının kullanılabilmesi için en az 4 yıllık lisans eğitimini almış olmak yani eğitim fakültesi mezunu olmak ya da pedagojik formasyon eğitimini tamamlamış olmak gerekiyor. Finlandiya gibi eğitim konusunda başarılı ülkelere baktığımızda öğretmenlerinin en az yüksek lisans eğitimini tamamlamış olduklarını görüyoruz. Kısacası dolmadan taşılmıyor. Öğretmen değerleriyle ve mesleki becerileriyle tam olmalı. Öğretmen tam olursa çocuklara tam değerler ulaştırır. Şayet eksik olursa öğretmen ya eksilir, tükenir ya da çocuklara eksik değerler ulaştırır. Nitelikli bir eğitim beklentimiz varsa bu ancak nitelikli öğretmenle mümkün olacaktır. Ön lisans eğitimi ya da sertifika programlarıyla öğretmen olunmuyor. Buradan ebeveynlere bir mesaj çıkıyor. Çocuğunuzu bir okul öncesi eğitim veren kuruma emanet ediyorsanız ilk sorgulamanız gereken şey teslim ettiğiniz öğretmenin mezuniyet alanı olmalıdır. Maalesef okul öncesi eğitim veren kurumlar için bütüncül bir denetim mekanizmasından söz edemeyiz. Bu da farklı farklı uygulamalarla karşılaşmamıza sebep oluyor. Bizim tek elden denetlenen bir erken çocukluk eğitimi politikamızın olması gerekiyor ve öğretmen yetiştirme sistemimizin de sürekli güncelleştirilmesi ve geliştirilmesi gerekiyor.

Sizce nasıl bir öğretmen profili oluşturmalıyız?

Öğretmenlerimizi toplumsal olayların farkında olan, gönüllü ve duyarlı bireyler olarak yetiştirmemiz gerekiyor. Liseden itibaren sivil toplum kuruluşlarının içinde kendilerini geliştirmeleri gerekiyor. Eğitim fakültesi mezunu olmak önemli bir kriter ama öğretmeni öğretmen yapan sadece diploma değil… Diplomayı zengin kılacak deneyimlere sahip olmaları, kendilerini sürekli geliştirmeleri gerekiyor. İşini seven, üreten, sorgulayan, güvenen ve fırsat veren öğretmen bilincine bu şekilde ulaşabiliriz. Okullar elbette değerli ama sivil toplum da kişisel gelişim için önemli bir alternatiftir ve bana göre ikinci bir üniversitedir. Çocuklara kulak verebilmeyi, gönüllülük bilincini sivil toplum deneyimim süresince edindim…

Bazı öğretmenlerimiz eğitim fakültesi diplomasını aldıktan sonra mesleki gelişim adına bir adım atmamayı tercih ediyor. Öğretmenin öğrenmeye mesafeli durmasının sebebi nedir?

Bu durumun çoğunlukla ailelerden kaynaklandığını düşünüyorum. Aileler gerçekleştiremedikleri hayalleri kendi çocuklarının gerçekleştirmesi için mücadele edip, onları dinlemek yerine, illa öğretmen, mühendis, doktor olacaksın gibi dayatmalarla çocuklarının seçimlerini etkiliyorlar.  Anne bir yerlerde çocuğunun öğretmen olduğuyla övünürken o çocuk okulların birinde bir sınıf penceresinin kenarında saatine bakıp mesaisinin bitmesini bekliyor. Haliyle isteyerek seçmediği işini severek ve isteyerek yapmıyor. Ailelere düşen çocuklarını dinlemek ve meslek seçimlerinde baskı kurmamak. Hiçbir şey olamazsa öğretmen olsun ya da ben olamadım çocuğum olsun diye yorumlanacak bir meslek değil öğretmenlik. Ayrıca öğretmen adaylarının görüşlerine baktığımızda puanı yettiği için tercih ettiğini ifade edenlerle karşılıyoruz. Değerli öğretmenler, öğretmen adayları gönüllü değilseniz lütfen geri çekilin, bu işi gönülden yapacak birilerine yer açın. Hayatınızı bir şekilde kazanırsınız ama bu ülkenin çocuklarına zarar vermemiş olursunuz. Eğer bu işi severek gönülden yapmıyorsanız hem kendiniz hem de öğretmenlik mesleği adına vereceğiniz en iyi karar çekilmek olacaktır… Öğretmenlik profesyonel bir meslektir, ancak sevmeden gönül vermeden yapılamaz. Öğretmenseniz iş yerinizden dışarı çıkınca o kimlikten sıyrılamıyorsunuz. Sokakta, evde her yerde öğretmensiniz ve bu bilinçle hareket etmelisiniz… Akşam eve iş götürülen ender mesleklerden de biridir. Adanmışlık, samimiyet ve gönül işidir, bir yaşam biçimidir…

ÖĞRENME 5 DUYUNUN GELİŞMESİYLE KALICI HALE GELİR

Yaptığınız konuşmalarda, verdiğiniz eğitimlerde plastik oyuncaklara karşı olduğunuzu, çocuğun ahşap ve diğer doğal malzemelerle oynaması gerektiğini anlatıyorsunuz. Çocuğun becerisini geliştirdiği iddia edilen plastik eğitsel oyuncaklara da karşı mısınız?

Amacı olmayan, çocuğa sübliminal mesaj vermekten öteye gitmeyen oyuncaklara karşıyım. Plastik eğitici oyuncaklar var, çocuğun becerilerini geliştiriyor ama çok alt düzeyde kalıyor. Ama doğal malzemeler çocuğun hayal gücünü ve yeteneklerini ortaya çıkartıyor. Diğer bahsettiğiniz eğitici oyuncak setlerinde ise belirli aşamalar var ve çocuğa bunu yapmasını siz söylüyorsunuz. Ama ahşap ya da diğer doğal malzemelerde çocuk dokunduğunda hissettiği doku, koku, ağırlık hepsinde değişiyor ve öğrenme kendiliğinden başlıyor. Öğrenme 5 duyunun işe koşulmasıyla kalıcı hale gelir. Duyuların harekete geçmesiyle hissettiğimiz duygular zihnimize hapsolur ve yıllar geçse de kaybolmaz. Bu da plastik oyuncaklarla değil daha çok ahşap ve doğal malzemelerle olacaktır. Bir plastik oyuncağa çocuk şekil veremez, rengini değiştiremez onu farklı bir objeye dönüştüremez. Ancak bir tahta parçasını düşünün, çocuk isterse şekil verebilir, rengini değiştirebilir, onu farklı bir objeye dönüştürebilir. O tahta parçası bir gün araba olur, bir gün uçak olur, bir gün bir ütüye dönüşür… Doğal malzemeler çocuğun sınırsız derecede hayal gücünü besler ancak plastik oyuncaklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Onlarca liraya aldığımız plastik oyuncaklar bir yana doğanın çocuklarımız için ücretsiz hediye ettiği doğal materyaller bir yana… Doğa, doğal bir öğretmen. Materyallerini sunmuş, çocukları bekliyor. Bana göre en nitelikli okul ve öğretmen doğadır. Çocukları doğayla buluşturmak yeterli. Okullarda çocukların toprakla bütünleşecekleri alanlar olmalı. Okullar parke taşlarla döşenmiş ve çocuklar için uygun değil. Doğa dostu okullara, ekolojik farkındalığa sahip öğretmenlere, okul yöneticilerine ve ailelere ihtiyacımız var. Dolayısıyla da doğayla bağını koparmamış okul iklimi şart…

 

Ormanda İki Fare kitabı nasıl oluştu?

Kitabın serüveni MEB çalıştayında başladı, çalıştayının bir bölümünde değerlerle ilgili bir hikaye yazmamız istendi. Hikaye yazmayı hep istiyordum ama hiç kendimi bu konuda zorlamamıştım ama 3 saatlik bir süre tanınınca o kısa sürede birden hikaye ortaya çıktı.  Çocuklarım Mina ve Tuna’nın isimlerini taşıyor karakterler ve onlara bırakabileceğin en değerli miras olduğuna inanıyorum. Yardımlaşma, dayanışma ve problem çözme temalı sıcacık bir arkadaşlık hikayesi…. Hazırlık süreci 2 yıl sürdü. Yayın ekibiyle aynı dili konuşmak çok önemli. Uzun soluklu toplantılar ve tartışmaların sonunda ortaya çıktı. Çocukların dilinden bir hikaye, kesinlikle didaktik değil, verilmek istenen mesajlara çocuğun kendisinin ulaşması bekleniyor. Şiirsel bir anlatım olmasına dikkat ettik ve kelimeleri hareketlendirdik. Bu yolla çocukların erken okur yazarlık becerisini geliştirmeyi ve okuyucuyu tonlama konusunda yönlendirmeyi hedefledik. Sonunda da öğretmenlere ve ailelere yönelik çocuklarla uygulayabilecekleri etkinlik önerileri paylaştık. Okuyuculara hikâyeyle ilişkili 5 oyun temelli etkinlik hediye ettik.

 

Etkileşimli kitap okuma nasıl yapılır ve neden önemlidir?

Etkileşimli okuma öncesinde hazırlık etkinlikleriyle çocukların dikkatini hikâyeye çekerek başlanacak bir süreçtir. Çocukların kitabı karıştırması, dokunması, kitapla oynaması önemlidir. Çocuklara o kitabı yaşatmak, sınıf içinde drama ortamı oluşturarak hikâyeyi canlandırmak, kitap okurken aynı zamanda çocukları da dinleyebilmek, hikâyeyi belirli aralıklarla kesip çocuklara sorular sorarak ilerlemek ve böylece yeni hikâyelere yelken açmak demektir…  Kostümler giyerek ya da kuklalarla hikâyeyi zenginleştirmek, kısacası okumayı sevdirmek için gerçekleştirilen planlı bir süreçtir… Deneyim gerektirir. Çocuklarla aralıksız çalışmak, onların dilini öğrenmek gerekir. Ailelere düşen sorumluluk ise mutlaka çocuklarına her gün bir resimli çocuk kitabı okuyarak nitelikli zaman geçirmeleridir. Çocuklar resimlerine bakarak kendileri de okuyabilirler ancak ebeveynlerle paylaşılan her dakika çocuklar için kıymetlidir ve sağlıklı gelişimleri için elzemdir.

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir