Eros ile Thanatos arasında, sürdürülebilir bir yaşam için…

Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin

Unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz

Ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından

Ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım

Durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için

                                                                                               Onat Kutlar

 

Yaşamak için, daha fazlası için ne kadar çok öldük, öldürdük, öldürüldük! Tanrı’nın halifesi insanoğlu ne kadar da haddini aştı ve şu an ulaştığı muasır medeniyet (!) seviyesinde “tanrılaşma” iddiasında ne kadar da cüretkâr! Gün geçtikçe tükenen, yok olmaya yüz tutan insanî değerlerin girdabında insanlık ontolojik bir çıkmaza sürükleniyor ve biz bu sonu çaresizce seyrediyoruz.

Tanrı’nın halifesi insanoğlu Rab sıfatının tecellisiyle Tanrı’yla mı yarışıyor?

Eğitici yönümüzü, ilim sevdamızı hükmedici rolümüze çok mu fazla kaptırıyoruz? Tanrı’yla mı yarışıyoruz? Ne için yaşarız bilmiyor muyuz? Bilmiyor mu, düşünmüyor muyuz? Sonuçta bir avuç toprakla son bulmayacak mı sonsuz arzularımız? Toprak bizim değil, su bizim değil, güneş, hava, tohum bizim değil. Peki ürün bizim mi? Bozduğumuz katlettiğimiz doğaya borcumuzu ödemek üzere verdiğimiz emek bizi hak sahibi, mülk sahibi kılar mı? İnsan eli değmeyen nice bakir topraklar bir pınar gibi yeşillikleri fışkırtmıyor mu? Tohumun, fidanın ifsat ettiğimiz doğal yaşam alanını tekrar ona iade çabamız bizi onun üstünde hak sahibi kılar mı? Biz mi yetiştiriyoruz? Biz miyiz amil güç? Her tohumla, her fidanla kendi varlık alanımıza mı katkıda bulunuyoruz yoksa hem kendimizin hem de yaşadığımız çevrenin katline mi sebep oluyoruz? Sahi insan niye çekirdeğini yok eder ki üzümün? Niye kendi yaşam alanını katleder? Niye kendi eliyle kendi sonunu hazırlar?

 

Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin 
Bülbül hâmûş havz tehî gülsitan harâb

                                                           Keçecizade İzzet Molla

 

 

Eros ile Thanatos arasında, titrine güvenerek insanoğlunun nasıl da dünyanın hatta evrenin hâkimi olmaya soyunduğunu esefle gözlemliyoruz. Zavallı insan amil güç kendisi sanrısıyla bilimciliğin o efsunlu kalemini nasıl da sallayıp duruyor.  Bugünü anlamak için dünü iyi anlamış olmamız gerekiyor. Mustafa Merter’in Dokuz Yüz Katlı İnsan adlı eserinde işaret ettiği gibi kendi kendini tahribe, yok etmeye yönelmiş “çağdaş tüketim” toplumunun dinamiklerini anlamak ve çareler üretmek istiyorsak modern psikoloji biliminin çıkış noktası olan aklı öne çıkaran aydınlanma hareketiyle geçmişte ekilen tohumları görmemiz gerekiyor. Batı medeniyetinin “insan aslında kötüdür, günahkâr yaratılmıştır” tezine dayalı savlarını yıkmak için Kur’an’da hem iyiliğe hem de kötülüğe meyyal olan insanoğlunun olumsuz pek çok yönünün yanında yapıcı, iyi, güzel yönleriyle ön plana çıkan eşref-ü mahlukat oluşunu sergilememiz gerekiyor. Hemen hemen her alanda doğadan kopmuş, doğal olandan uzaklaşmış ve bozulmuş bir dünyada ister eğitimde ister sağlık sektöründe ister ekonomi ve sanayi alanında olsun “iyi” şeyler yapmak istiyorsak, fıtrata öze dönmemiz gerekiyor. Bozulmamış haline dönüştürmemiz gerekiyor dünyayı. Sürdürülebilir bir yaşam için şimdi doğaya, doğal yaşantıya, doğal olana dönme zamanı…

İnsanoğlu o meşum elini çekebilir, o müdahaleci tavrını terk edebilir mi? İşi doğal seyrine bırakabilir mi? Başarabilir mi bunu?

Eğitimden bahsedildi mi hemen Gâzâli ve Jean Jacques Rousseau’nun tanımlarıyla onların görüşlerini temellendiren “doğallık” vurgusu, “özgürlük” vurgusu gelir aklıma. İşi doğal seyrine bırakmanın gereği, çevreyi olumsuz koşullardan temizleyip kurtarmayı hedefleyen eğitim tanımı hep hatırımdadır. Bir yanda özgürleştirici bir sistem gelecek vad ederken diğer tarafta devletin ekonomik ve siyasi yönden devamını sağlamaya yönelik teba yetiştirmeye kurgulanmış köleleştirici eğitim sistemimiz. Hali hazırdaki eğitim sistemine bakıldığında nasıl da beyhude bir çarkın içinde debelendiğimiz rahatlıkla görülebilir. Ümit ile yeis arasındaki o yerden, hali hazırda olup bitenin farkında ve yeise de kapılmadan, geleceğe ilişkin her daim taze fikirlerin, hakikat arayışlarının içinde olmak gereğine inanmışımdır. İçinde bulunduğumuz çağın ne menem tohumların meyvesi olduğunun farkındayız. Peki… Nereden başlamalı? Nasıl yapmalı? Hiç de hoş olmayan, doğru eksenler üzerine konuşlandırılmamış, dejenere bir toplumda hoş ve güzel nesiller nasıl yetiştirmeli, daha doğrusu onların böyle güzel yetişmelerini sağlayacak uygun ortamı nasıl sağlamalı, ayrık otlarını nasıl ayıklamalı?

 

Sürdürülebilir yaşam döngüsü

 

 

İster insan ister hayvan ya da bitki olsun tüm canlıların doğasında sürdürülebilir karakterli bir yaşam tarzı var. İşi doğal ortamında, doğal seyrine bıraktığımız zaman döngü bozulmuyor, düzen biteviye sürüyor. Tüm canlı çeşitliliği içinde kendine ve kendi yaşam alanına zarar veren tek canlı türünün insan olması gerçeği ne kadar da ürkütücü! İnsanoğlu kendi yaşam alanını katlediyor hem kendini hem çevresini zehirliyor. Bütün bunlar artık herkesin malumu ama kimse tehlikenin farkında değil, cehennemin boyutunun farkında değil. Çoğumuz ölü toprağı serpilmiş gibi yaşıyor hayatı, henüz harekete geçmemiş, mevcudu kabullenişin bir zorunluluk olduğuna inan(dırıl)mış, halinden memnun bir Oblomov tarzında. Üst akla teşne, zevkü sefaya amade insanoğlu, semeresini daha fazla, daha da fazla alma uğruna, doğasını, doğal yaşam alanını, sürdürülebilir hayat döngüsünü nasıl da ifsat etmiş durumdadır. Evet hakikat bu! Doğa ile savaş halindeyiz, kazanırsak kaybedeceğiz sözü ne kadar da manidar. Yapmamız gereken şey, bozduğumuz doğayı, ifsat ettiğimiz dünyayı, doğanın o bozulmamış halini taklit ederek hatamızı telafiye çalışmaktır. Usulsüz vusül olmaz demiş atalarımız. Bu yüzden sahip olduğumuz güç ve kuvveti doğru “usul” ile hakikatle buluşturmamız gerekmektedir. “Doğayı taklit” en sağlam usulümüz olmak zorundadır.

 

İnsanoğlu haristir, bozguncudur

 

İnsanı diğer canlı türlerinden bir ya da birkaç niteliği ile “farklı” betimleme marazına tutularak ben de insanın içindeki bu ifsat edici yönüne dikkat çekmek istiyorum. Yaratılıştan gelen, hatta bir anlamda dünyanın yaratılmasına sebep olarak gösterilen, daha fazlası için elindekini, en güzelini kaybettiren “haris” tabiatına dikkat çekmek istiyorum insanoğlunun. Allah (c.c) “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dediği” zaman meleklerin O’na “yeryüzünde kan akıtacak, yeryüzünü ifsat edecek insanlar mı yaratacaksın?” ayeti de ilahi hakikate işaret etmektedir. İnsanoğlu düzen bozucudur, haristir, acelecidir, daha az zamanda daha az çabayla daha fazlasını isteyendir. Bir anlamda Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın da sınavının “dünya” ile netice bulması da dikkate şayandır. Çünkü dinî kaynaklardan biliyoruz ki, Hz. Âdem ve Hz. Havva cennette her şeye sahipti. Bir tek “şey”le sınandılar ve bu sınav onları dünya sürgününe sürükledi. Elbette ki bu bir sebepti ve dünya bir şekilde bu mezkûr sebebe dayalı olsun ya da olmasın yaratılacaktı. Ancak dünyanın insanoğlu için ne anlam ifade ettiği gerçeği daha iyi anlaşılsın diye dünyanın ontolojik sebebinin bu olaya bağlanmış olması bize tefekkuh boyutlarını arşınlamamız için birer vesiledir.

 

Her şey ilk adım ile başlar

Bir toplumda mevcut tüm aksaklık ve yanlışların eğitimle çözüleceğine dair inanç son derece kuvvetlidir. Eğitim olmaksızın, kültürün, toplumsal birikimin geriden gelen diğer nesillere aktarımı olmaksızın sağlam bir gelecek kurmanın hayali imkânsız gözükmektedir. Tüm umutların eğitime bağlanması gerçeğine dayanarak sanırım önce şu soruları sormamız gerekiyor kendimize: eğitimde öncelenmesi gereken şeyler nelerdir, nereden ve nasıl başlanmalıdır?

Bilim çağı bitti, şimdi doğal yaşam çağı

 

İnsanlık tarihi dünya kurulalı beri pek çok dönemden geçmiş pek çok insani çabaya şahitlik etmiştir. Kabaca ele alındığında avcı-toplayıcı dönemden, tarım ve hayvancılıkla yerleşik döneme, akabinde ise endüstriyel devrimle modern zamanlara gelindiği söylenebilir. Ancak son derece ilerlemiş bilime ve gelişen teknolojiye rağmen insanlığın ulaşmış olduğu halihazırdaki seviyenin insanlığa o arzu edilen refah ve sulh ortamını getiremediği, açlık ve fakirliğe son veremediği, sömürü ve savaşları durduramadığı görülmektedir.

 

Modern bunalımların ve kaosun çözümü için dünyayı daha güzel yaşanır kılmanın, muasır medeniyet ihdas edebilmenin yolu yeniden fıtrata uygun yaşamaktan, doğal yaşama dönüşün yollarını aramaktan geçiyor. Bu açıdan bakıldığında insanoğlunun yapması gerektiği şey; tüketen olmaktan üreten olmaya, başkasına bağımlı ve tutsak olmaktan kurtulup kendi yaşamını idame ettirebilen, sürdürülebilir bir yaşam tarzıyla hem kendiyle hem doğayla dost bir kültür ve medeniyet ihdas etmeye doğru yol almasıdır. En azından durumu iyi tespitle kendi yaşam alanımızda iyilik ve güzellikleri yaşatmanın yollarını aramamız gerekmektedir. Ülke olarak nasıl dışa bağımlı bir politikadan vazgeçmemiz gerekiyorsa bireysel olarak da ailelerimizde, kentlerimizde kendi kendine yeterli olmanın yollarını aramamız gerekiyor. Zira ayeti kerimede belirtildiği üzere biz kendi halimizi değiştirmedikçe Allah (c.c.) da bizim üzerimizdeki hali değiştirmeyecektir. (Ra’d 13/11)

İlk adım üretkenliğimizi artırarak, sağlıksız olandan, yapay olandan kurtarmak kendimizi…

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde başlangıç noktası olarak biyolojik ihtiyaçların karşılanmasını öncelemesi gibi biz de öncelikle temel ihtiyaçlarımızın sağlıklı ve doğal yollarla temini için çaba sarf etmeyi öncelemeliyiz. Doğal ve sağlıklı beslenme için bize dayatılan ve türlü hilelerle albenili hale getirilen sağlıksız ve hazır gıdaya savaş açmalı, hayır demeliyiz. Bunun için de kendi tarım, üretim ve sağlık politikalarımızı kendimiz belirlemeli ve uygulamalıyız. Yediklerimizin bizi hasta ettiği, birer sektöre dönüşen tıp ve farmasinin ise tedavi etme ve iyileştirme yerine bizi kullanışlı aptallar olarak nasıl sömürdüğünü artık görmeliyiz. Şeytanın bizi fakirlikle korkutup kandırması neticesinde modern ve gösterişli modern yaşamın, hayatımızı kapitalizm canavarının pençesinde boğduğunu, birer Oblomov olma yolunda uyuşuk bir hayata kıstırılmış olduğumuzu görmeliyiz. Üretmeyen biteviye tüketen, belki bir şeyi yapabilen ama pek çok şeyi yapamayan, kapasitesini en azıyla kullanan, Yuval Noah Harari’nin deyimiyle de “bağımsız düşünen insan türünün son örnekleri” olan modern insan; kendi sonunu hazırladığını, kıyameti öne çekmeye çalıştığını acaba ne zaman gerçek anlamda idrak edecek? İnsan türü, kendi kalkınma amaçları için tabiattaki canlılığın yaşam alanlarını ve varoluşunu yok etmektedir. Allah’ın eşrefi mahlukat olarak yarattığı, şeytanın vadiyle cennetten düşen insan kendini eksiltip makine değerlerini benimsemekle dünyadan da düşmek üzeredir. Bu düşüşü durdurmak gerekmiyor mu?

En saf, en doğal haliyle doğa en güzel örneğimiz

Doğal ve sağlıklı yaşamı hayatlarımıza ihdas etmek için doğayı taklit ederek yol almamız gerekiyor. Doğal yaşam ve doğal tarımla halihazırdaki devrin sancılarının dindirilebileceğini yeni bir devrin başlatılabileceğini ummaktayım. Zira son zamanlarda yaşadığımız olaylardan da anlıyoruz ki zehirleyen ıspanaklarla, ihracattan dönen pestisit yüklü mandalinalarla artık toprak bile isyan çığlığını yükseltiyor. Bu nedenle köyden indim şehre nosyonu artık şehirden çıktım köye şekline dönüşüyor. Münferit de olsa, stres yüklü modern yaşamın girdabından kaçıp kendini kurtaranlar soluğu dağlarda, kırsalda alıyor. Bir yanda modern yaşam kıskacı, sağlıksız ve pahalı ürünlere mecbur kalış öte yanda hayalini kurduğumuz doğal yaşam düalizmi artık bizi bir karar verme aşamasına getirmeli ve harekete geçirmeli…

Üretici çiftçiden evlerimize gelene kadar araya giren pek çok aracı nedeniyle maliyeti artan ve bu serüveni tamamlayabilmesi için ömrü katkı maddeleriyle, kimyasallarla artırılmaya çalışılan tarım ürünlerinin hali ortadadır. Bir yanda tarım ilaçlarıyla, kimyasallarla sağlıksız koşullarda yetiştirilen ürünler öte yanda hazır gıda tüketimine bu kadar teşne olmuş bir nesil ve tüm bunların sonucunda idiopatik müzmin hastalıkların palyatif tedavileriyle avutulan ve uyutulan hasta ordularıyla dolu hastaneler. Doğal olmayan ve sağlıksız koşullarda yapılan üretimle işin ne kadar tatsız ve korkutucu bir hal aldığı, modern bilimin, ilerleyen tıp ve farmasinin mevcut sorunlara kesin çözüm bulamadığı ortadadır.

Toplumda ters giden tüm bu olumsuzlukların halli için önce teker teker kendi içimizde doğal ve sade yaşamı yeşertmeli, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşamanın yollarını aramalıyız. Sığınılacak tek mercii Allah’tır. Biz bu içimizdeki muhteris açlığı, mal alma ve biriktirme hastalığını yenmedikçe, kolaycılık ve haz peşinde koşuşumuzu durdurmadıkça, mülksüzleşme silahıyla kapitalist kaleleri yıkmadıkça felah bulmamız mümkün gözükmemektedir. Zaruri olmayan her bina sahibine vebaldir buyuruyor peygamber efendimiz. Zaruri olmayan her “şey” için de bu hadis geçerliliğini korumaktadır.

Modern bilimsel paradigmalarla, modernist söylemlerle kapitalizmin elverişli tebası olarak yetiştirilen insanoğlu görünene tapar hale getirilmiş vaziyettedir ve kendisine dayatılanları yegâne gerçek sanmaktadır. İnsanoğlu yanlış olduğunu bilerek ya da bilmeyerek sağlıksız koşullara kendini teslim etmiş bir “oblomovluk” içindedir. Kendi bireysel çabalarımızla bu üstüne ölü toprağı serpilmiş halimizi izale etmek için sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimsemek ve hayata geçirmek için çaba sarf etmeliyiz. Bu çabaya tarımın ıslahı ile başlayabiliriz. Bu başlangıç bizi sağlıklı ve faydalı beslenmeden sağlıklı insanlara ve sağlıklı bir toplum yapısı ihdas etmeye ulaştıracaktır.

Doğal yaşam için doğal tarım, doğal hayvancılık, doğal beslenme

Doğal yaşam, doğal tarım düsturuyla çıkacağımız bu yolda tarımın mevcut yöntemler ve politikalarla sağlığımızı nasıl tehdit eder boyuta ulaştığını görmenin yanı sıra, bu günlere nasıl gelindiğini de bilmemiz gerekiyor. Tarımla ilgili Türkiye’de mevcut tarım politikalarını değerlendirebilmek ve geleceğe ilişkin tarımın nasıl yapılması gereğine dair konuşabilmek için geçmişte yapılanları iyi analiz etmemiz gerekiyor. Ülkemizde tarım politikalarının başarısının ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmişliğiyle doğrudan ilintili olduğunu belirten Fahri Yavuz, Türkiye’de Tarım Politikası adlı makalesinde, tarım politikalarının Osmanlı döneminde üreticiden ziyade tüketicinin gıda ihtiyacının en uygun maliyetle karşılanmasına yönelik bir uygulama olduğunu, günümüzde ise tüketici isteklerini dikkate alıyormuş gibi gözükse de genellikle üreticilerin durumunu iyileştirmeye yönelik bir seyir izlediğini iddia ediyor.

Lütfi Bergen de Azgelişmişlik Üstünlüktür adlı kitabında Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan şirketlerin dörtte üçünün kurucusunun bürokrat olduğunu ve bu bürokrat ve sanayicilerin köylü ve işçi kesimden beklentileri olmadığını, bilakis onların gelirlerini düşürdüklerini belirtiyor. Oysa ki 1950’de yirmi milyonluk popülasyonun %80’i köylüydü.

1947’de ABD sermayesinin geliştirdiği Kalkınma Programı’na dahil edilen Türkiye’ye, Amerikalı uzmanlar(!) yatırımlarını verimsiz sanayiye değil de karayollarına, tarım makinalarına ve işlenmiş gıda imalatı sektörüne yapmasının iktisadi kalkınma için daha faydalı olacağına dair bir rapor sunmuşlardır. Bu yıllar Marshall planı diye de bilinen ABD’nin yeni dünya düzenini dizayn etmeye çalıştığı, ekonomik yardım planı adı altında ülkelerin gelişmelerini kontrol altında tutmaya, işleri kendi lehine geliştirmeye çalıştığı yıllardır. İngilizlerin Hindistan’daki dokumacılığı sömürgeci zihniyetleri doğrultusunda nasıl yok ettiği, tüm çıkrıkları ve çıkrık ustalarını nasıl ortadan kaldırdığı herkesin malumudur. Nitekim evrim teorisiyle bilimsel çabalarını temellendiren Batı için arzu ve heveslerine ulaşmada her yol mubahtır. Bu sözümona kalkınma planı ile ülkemizin, iştahı kabarmış muhteris Batı’nın isteklerini gerçekleştirmesine kapitalini büyütmesine teslim edilmiş olmasını kabullenmek ne kadar acı!

 

Ne tuhaftır şu insanlar
Kimi zincirleri içinde hür
Kimi esir olmaktan bahtiyar
Kimi de benim gibi binbir şeyi düşünür

Ne tuhaftır şu insanlar
Kimini yel alır, su götürür
Kiminin çilesi sürer mezara kadar
Kimi de gününü gün etmeyi düşünür

Ümit Yaşar Oğuzcan

Tam bağımsız olabilmek için emperyalist güçlerin her alana sızmış varlık alanlarını yok etmek için önce uyanmamız ardından da harekete geçmemiz gerekiyor. Onlarca yıldır bu ülkenin emperyalist güçlerin elinde bir kukla gibi oynatıldığını, son yıllarda bu oyunun bozulmaya başlandığını görmekteyiz. Yeniden kendimiz olabilmek için yeni bir fırsatın içinde olduğumuzu da görmemiz gerekiyor. 1947 yılında Truman Doktrini adı altında ortaya çıkan ve Marshall Planı diye uygulamaya konan mezkur projelerin yardım adı altında ülkeleri dizayn etme projesi olduğunu duymayanımız kalmadı. 1953’te Nobel Barış(!) ödülü alan Truman, Japonya’ya atom bombasını attıran, CIA’yı kuran, İsrail devletinin kurulmasını destekleyen, Marshall planını hayata geçiren ve dünyayı iki kutba ayırarak soğuk savaşı başlatan kişidir. Nelson Rockefeller’ın Eisenhower’a 1956’da yazdığı mektup bu yardımseverliğin(!), dünyayı dizayn etmeye çalışan bu iyilikseverlerin (!) iç yüzünü tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır: “iktisadi yardımlarda ABD’nin karşılık beklemeden yardım ettiği ve iş birliği yapmak istediği hususunda samimi olduğu izleniminin oluşturulması için hiçbir masraftan çekinilmemesi gerekmektedir. Yapılan yardımlarla azgelişmiş ülkelerin her alandaki ekonomik faaliyetleri bizim çıkarlarımıza yönelik gerçekleştirilmelidir.” Bu mektuptan da anlaşılacağı üzere yardımlar bahane edilerek bize dayatılanlara riayet ederek, dışa bağımlı olarak izlenen politikalar bizim sonumuzu hazırlamaya yönelik faaliyetler olmuştur.

1949-1951 yılları arasında Türkiye’ye yapılan yardımlar nedeniyle Türkiye’nin artık tamamıyla Batı yanlısı bir politika izlemeye başladığı, bu yardımların Türkiye’yi emperyalist tekellere daha açık hale getirdiği ve ABD’nin uzaktaki karakolu haline dönüştürdüğü bilinmektedir. İşin kötüsü havacılığımızı, savunma sanayiimizi geliştirmeye yönelik faaliyetlerimizin durdurulmasına sebep olmasıdır. Bir borç tuzağı olan Marshall yardımı ile Türkiye ekonomisi “hibe” adı altında çökertilmiştir. Türkiye’nin IMF’ye ve Dünya Bankası’na üye olması da ne garip tesadüftür ki aynı zaman dilimine denk düşmektedir. Yardım/hibe adı altında yapılan anlaşmalarla, ABD’nin elinde fazla olan malları satın almamız öngörülüyor, bağımsız bir ekonomik politika izlememizin önünü kesiliyordu. Şu Kızılderili sözü hali pür melalimizi ne güzel ortaya koymaktadır: “şimdi beyaz adamın yiyeceklerini yiyoruz o da bizi güçsüz ve dayanıksız bırakıyor”.

15 Temmuz’da sömürgeci güçlerin içimizdeki sinsi taşeronu olan vatan hainlerine karşı vermiş olduğumuz varlık mücadelemizin bir benzerini sosyo-ekonomik alan başta olmak üzere tüm varlık alanlarımızda da vermeli, dışa bağımlılıktan kurtulmalıyız. Bunu başarabilmek için bağımsız, yerli ve milli bir tarım hamlesiyle işe koyulabiliriz. Bu hamle de gerek devlet desteği ve teşviği ile şehirlerde kentsel tarım şeklinde gerekse bireysel çabaların desteklenmesi şeklinde aile çiftlikleri ile bu hareketi başlatabiliriz. Genel anlamda kentsel tarım projeleri ile her şehrin kendi ihtiyaçlarını kendisinin karşılayabileceği bir faaliyet imkanı için yerel ve merkezi yönetimleri harekete geçirebiliriz. Özel anlamda da kendi ailemizin ihtiyaçlarını karşılamak üzere toprakla olan bağımızı güçlendirerek sağlıklı ve doğal beslenmenin, kendi kendine yetebilmenin, üretkenliğimizi artırmanın önünü açabiliriz.

Global sermayenin dünya üzerinde istediği yerde yatırım yaptığı, kazanç elde ettiği, işine gelmeyen yerleri durağanlığa, dışlanmaya mahkûm ettiği, kaosa sürükleyip yaşanmaz hale getirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden insanların ya da ülkelerin bir entegrasyona dahil olmaması halinde marjinal ve dışlanmış şekilde yalnızlaştırılacağı korkusu içimize salınarak bizi global sermayeye esir tutmanın çabaları su götürmez bir gerçektir. Bizim de gözlerimize takılan bu at gözlüklerini çıkarmamız, derdimiz rızk endişesiyse rızkı verenin Allah olduğuna samimiyetle inanmamız gerekiyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, süt ve süt mamullerini bakkal ve marketlerden satın almamayı mümkün kılacak müstakil evlerle mimari yapımızı da doğal yaşama uygun hale getirebilir, ihtiyacımız olan tarım ve hayvansal ürünleri kendimizin temini yoluna gidebiliriz. Günümüzde permakültür, organik tarım, doğal yaşam, doğal tarım ve hayvancılık akımlarının gün geçtikçe daha da rağbet gördüğü, yaygınlaştığı, ortadadır. Bu konuya ilişkin Bursa sınırlarındaki Belentepe Çiftliği, İzmir Menemen’deki İmece Evi, İstanbul Beykoz’daki Permakamp ilk aklıma gelen örnekler arasındadır. Devir kâl devri değil hâl devri diyerek naçizane bizler de sahip olduğumuz fikirleri hayata geçirebileceğimiz bir doğal tarım çiftliği kurma yolunda hızla yol alıyoruz. Biz de bu vakti kuşanıp doğal tarım çiftçileri olmaya karar verdik. Bir miktar toprak edindik hem teorik hem de uygulamalı olarak bilgi ve tecrübelerimizi artırma, doğal tarımı tanıtma ve yayma adına uzun bir yola çıktık, İznik Derbent’te doğal tarım faaliyetlerimizi başlattık. Vira bismillah!

Günümüz tarımı ve tarım politikaları maalesef küresel sermayenin güdümü altında endüstriyel tarım paradigmasıyla yürütüldüğü bilinmektedir. Bu yüzden üreticiler almaya mecbur bırakıldıkları zirai alet ve araçlar yüzünden, kullanmaya alıştırıldıkları gübre ve kimyasallara yaptıkları harcamalar yüzünden yüksek maliyetli bir faaliyet bilançosu çizmektedir önümüze. Yüksek maliyetli seyreden, meşakkatli tarımsal faaliyetler, harcanan emeğin ve paranın karşılığını vermekten uzak düşmektedir. Bunun neticesinde hem sağlıksız hem de pahalı ürünlere maruz kalan bir tüketici portföyü karşımıza çıkmaktadır.

Halihazırdaki endüstriyel/konvansiyonel tarıma mukabil “doğal tarım” nosyonu bir çözüm önerisi olarak önümüze çıkmaktadır. Beraberinde getirdiği doğal yaşam felsefesiyle doğal tarım, o özlediğimiz, hayalini kurduğumuz medeniyet yurdu olmanın yollarını açmaya muktedir prensiplerle konuyla ilgilenenler için oldukça cezbedicidir. İnsanı, doğayı ve sağlığı önceleyen doğal tarım, insanın ne pahasına olursa olsun çok kazanayım şeklinde tezahür eden ihtirasını dizginler, girdi/çıktı dengesini bozan pahalı zirai araç ve aletleri saf dışı bırakarak maliyeti düşürür, bu ağır tonajlı zirai araçlar nedeniyle toprağın, toprak altı/toprak üstü canlılığın korunmasına yardımcı olur, basit alet ve yöntemlerle ürün farklılığına dayalı farklı hasat zamanlarıyla çiftçinin az işçi gücüyle işleri yönetebilmesine olanak tanır. Doğal tarım makro ve mikro biyolojik canlılığın korunmasını ilke edinir, basit yöntem ve tekniklerle sağlıklı bir ekolojik yaşam alanı ve sağlıklı ürünler sunar.

Doğal tarıma ilişkin tüm bu anlattıklarım ütopya olmaktan uzak bilakis uygulanmış, denenmiş ve başarılı olmuş güncel anekdotlarla doludur. Her geçen gün doğal tarım meraklılarının sayıları artmakta, doğal tarım faaliyetleri hızla yaygınlık kazanmaktadır. Doğal tarımın en güzel örneği doğanın kendisidir. Sadece doğaya bakmamız o koskoca ağaçların, envai çeşitlilik ve renkteki çiçeklerin ve bitkilerin nasıl kendi başlarına insan eli değmeden büyüdüklerini görmemiz yeterli olacaktır. Ancak beşer çabasıyla bu işin nasıl gerçekleştirildiğini merak edenler için hem dünya çapında hem de ülkemizde bu işin öncülerini de bildirmek faydalı olacaktır.  İlk olarak doğal tarımın kurucusu Japon bilim insanı Masanobu Fukuoka’dır. Dünyanın dört bir yanında Fukuoka’nın tarım öğretileri “doğal tarım” adı altında neşvünema bulmaktadır. Basit yollarla, maliyeti ve işgücünü azaltarak tarım yapılabileceğinin örnekleri her geçen gün artmaktadır. Yunanistan’da Panos Manikis, Türkiye’de ise Mehmet Tülüce, Kutluhan Özdemir doğal tarım sevdalılarına örnek olarak gösterilebilir. Masanobu’nun ardından gelen takipçileri, doğal tarım çalışmalarının yapılabilirliğine dair ülkelerinde hem teorik hem de uygulamalı olarak tüm doğal yaşam ve doğal tarım gönüllülerine yardımcı olacak çalışmalara devam etmektedirler.

Ülkemizi muasır kılacak, dünyanın en huzurlu medenî beldesi haline getirecek, ilme mâni tüm ayrık otlarını temizlemenin bir “kültür” ihdas etmenin yolu önce kendimizden yola çıkmakla başlıyor. Önce kendi çevremizde (aile ve şehir) daha sonra da bu çevreyi genişleterek (ülke ve dünya çapında) üretken, sıfır atıkla doğaya saygılı, doğal ve sağlıklı bir ekolojik çevrede yaşayan, doğal ve sağlıklı ürünlerle beslenen yeni nesiller ihdas etmek insanlık yararına çalışmak için daha ne bekliyoruz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir