Son Dakika

EGO DEĞİL EKO!

 

İnsanların hemcinsleriyle, kendi dışındaki diğer canlılarla ve doğayla olan ilişkilerinin bozulduğu şu yaşadığımız zaman diliminde ilişkilerin onarılması, yeniden olması gerektiği şekle sokulması -yani iş ve işleyişin doğal seyrine dönüşümü- için acilen harekete geçmemiz gerekiyor. Üzerimize düşen bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirmemiz gerektiğine inanarak biz de kendi adımıza hem okuyarak hem de teorik anlamda kazandıklarımı pratiğe dökmek üzere arazimizde uygulayarak güzel ve faydalı şeyler yapmaya gayret ediyoruz. Doğal yaşamla ilgili ayrıntılı bir literatür taraması yaparak bir yandan teoriğe ilişkin kazanımlarımızı artırmaya çalışırken bir yandan da aynı emel peşinde koşan diğer kişi ve topluluklarla bilgi, belge ve tecrübe paylaşımında bulunuyor, iş birliği içinde hareket etmeye çalışıyoruz. Ne güzeldir ki şu ana kadarki çabalarımız önümüze çok mümbit bir alan sundu. Seve seve ilerlediğimiz bu yolda duyarlı insanların, güzel örneklerin nicelik ve nitelik bakımından artışı geleceğe ilişkin umutlarımızı yeşertti ve hayatın merkezine aldığımız uğraşımız için en güçlü motivasyon kaynağımız oldu.

Önceki yazılarımda dile getirdiğim “bugünlere nasıl geldik” konusu artık “bugünlerden nasıl kurtulabiliriz” durumuna dönüştü. Bugün maruz kaldığımız tüm sorunların temeline inerek bütünlükçü bir bakış açısıyla insanın hem sosyal hem ekonomik hem de ekolojik anlamda tüm hayatını kapsamaya, bütünün sağlığını ve iyilik halini korumaya yönelik çabaların artırılması gereğini inanarak yol alan, duyarlı insanların ve toplulukların yaptıklarını kendi fikirlerimle yoğurarak paylaşmak üzere ben de bu yazıyı kaleme aldım.

 

Uzunca bir zamandır eğitim, sağlık, sosyo-ekonomik yaşam tarzı gibi sektörleşmiş olgu ve kavramlara şüpheyle yaklaşmaktayım. Ne güzel tevafuktur ki bu şüphe beni gönlümün sükûn, ayaklarımın sebat bulacağı toprağa, doğanın kucağına sürükledi. Tüm soruların cevaplarını burada, yaratılışımızın mayası olan toprakta bulacağıma ilişkin sezgilerimi güçlendirdi. Ne de olsa kurumların ve sermaye elitlerinin tahakkümünde olan bu alanlarda arzu edilen iyileşme halinin asla gerçekleşemeyeceği ortadaydı. Coğrafi keşiflerle devlet/uygarlık düzeyindeki sömürüye, bilimsel-teknolojik keşiflerle insan ve doğa sömürüsünün de eklenişi maalesef ki bizi insanlığımızdan utanır hale getirmiştir. Acilen yapmamız gereken şey bozulan dengeyi yeniden kurmaya çalışmak; toprakla, doğayla kopan bağımızı sağlıklı bir şekilde onarmaktır. Aşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır” sözünü asıl şimdi hakkıyla anlayabildiğimi düşünüyorum.

Sorunlara değil de çözüme odaklanmaya çalıştığımız zamanlarda içinde yaşadığımız dünyayı daha iyi görebiliriz. İnsanın gereksiz onca eşya ve argüman arasında debelenmesine sebep olan hızlı yaşam tablosuna baktığımızda önce “yüklerden” kurtulmamız gerektiğini anlayabiliriz.  Tali bir yığın iş ve eşyanın tahakkümünden sıyrılıp hayatın merkezine aslî işimizi yerleştirebilir, anlamlı sadelikte, minimal yaşamda gerçekten “yaşadığımızı” hissedebiliriz.

 

İnandığım yolda beni güçlendirecek, sahip olduğum düşünceleri besleyecek tematik okuma listeme arada bir roman katmayı da ihmal etmiyorum. Tam da böyle bir zamanda ilk olarak karşıma Afrika Çiftliği ile Karen Blixen, akabinde de Küçük Ağaç’ın Eğitimi ile Forrest Carter çıktı. Afrika Çiftliği ile bir kez daha üstenci beşer bakışının hakimiyetine şahit olmaktan, kolonyal Afrika nosyonuyla beyaz insan zulmünün izlerine bir kez daha rastlamış olmaktan bunalırken ne büyük tevafuktur ki Küçük Ağacın Eğitimi adlı anı-roman tarzı ikinci kitapta arayış içinde olduğum konuyla ilintili bir eser karşıma çıktı. Carter’ı okumaya başladığım ilk anda çocuk kitabı mı bu acaba diye düşünmeden edemedim. İlerledikçe fark ettim ki sade anlatımıyla bu roman öyle derin fikirlere gebe, öyle ağır konuların halline çözüm sunuyor ki hakiki yaşamın nasıllığına dair sunduğu güzel insan ve doğa portreleriyle her satırına hayran kalmamak elde değil. Homo economiscus nosyonuyla en azına, en kötüsüne indirgenmiş kifayetsiz muhteris insanoğlunun doğaya ve insana hükmetmede ne kadar zalim, kadim bilgiye ne kadar düşman ve uzak olduğunu bir kez daha otobiyografik roman olan bu eserde şahit olmak insana hüzünle, isyanla karışık bir okuma imkânı sunuyor.

 

Amerikan yerlilerinin doğayla iç içe, gerçek bir iletişim ve etkileşim içinde, huzur ve barışla yaşadıkları hayatın ne büyük hikmeti haiz olduğunu, bu barış ikliminin yasa sahipleri tarafından nasıl ters düz edildiğini görmek, beş altı yaşlarında bir çocuktan dünyaya ilişkin hakiki doktrinlere ulaşmak sanırım yaşadığımız bu çağın bilgi ve teknik ilerlemesiyle açıklanabilecek, kabul ve saygı görecek bir durum değildir.

Eğitime ve çocuk yetiştirmeye dair okuduğumuz pek çok esere ilaveten sezgisel ve kadim bilginin değerine ışık tutan bu eser sorgulayıcı ve bütünlükçü bakış açısına sahip araştırmacılar için pek kıymetli bir eserdir. Bu romanda ne J. J. Rousseau’nun yazdığı gibi hayali bir çocuk ne de modern eğitimcilerin fabula rasa fikriyle, boş bir levha olarak eğitimin nesnesi konumuna indirgenmiş, hayal dünyası iğdiş edilmiş ve seçim hakları gasp edilmiş bir çocuk vardır. Bu romanda o küçücük yaşında etiyle kemiğiyle, düşünce ve fikirleriyle büyük anne ve babasının kanatları altında “kendi” dünyasını kuran harika bir “küçük insan” vardır. Büyük anne ve babasının bilgece kuşattığı, yumuşak dokunuşlarla ilmek ilmek bir nakış gibi dokuduğu bu hayatın içinde yaşayarak olgunlaşan bir çocuk “Küçük Ağaç” vardır.

Bu eserde eğitime dair pek çok güzel örneklere rastlıyoruz. Bir çocuğun insanı, doğayı, hayvanları ve diğer canlıları doğanın bir parçası olarak büyük bir merakla yaptığı keşif ve gezilerle nasıl öğrendiğine şahit oluyoruz: “Küçük Ağaç” evde büyükannesinin okumalarına şahit oluyor, okuma ve öğrenme arzusu bileniyor. Eve sık sık misafir gelen dostlarının çabalarıyla sayıları ve dört işlemi öğreniyor. Tüm bunlar “ev okulunun” ya da “okulsuz eğitimin”, doğayla iç içe kesbettikleri ise doğal öğrenmenin belki de bir anlamda eğitici orman ekolününün ilham kaynağı olacak cinsten güzel ve gerçekçi eğitim uygulamaları olarak değerlendirilebilir. Hayatı ayrı ayrı kompartımanlara ayırmadan tek bir bütün halinde yaşamanın ve bu haliyle yeni nesillere kültür aktarımı yapabilmenin ne güzel örneğidir Küçük Ağaç’ın Eğitimi.

Ertesi gün dedesinin gideceği büyük patikaya onunla gitmek isteyen Küçük Ağaç’a dedesi erken kalkarsa gelebileceğini, onu bu iş için uyandırmayacağını söylemesi ve Küçük Ağaç’ın sabah erkenden kalkıp dedesine eşlik etmesi ‘bir çocuğa nasıl sorumluluk duygusu aşılanır’ın basit bir örneğidir. Dedenin tavrı, onun merakını capcanlı tutmuş ve isteklerini gerçekleştirebilmesi için çabalaması ve sorumluluk alması gerektiğini ne güzel örtük bir biçimde öğretmiştir.

 

Modern yaşamla hayattan koparıp daha sonra öğrenmek ve öğretmek üzere kitaplara hapsettiğimiz pek çok şey hayatımızın bir parçası olmaktan uzak, lüzumsuz bir bilgi hüviyetine bürünüyor maalesef. Bütünlükçü bir yaşam felsefesinin izlerini sürdüğümüz bu eserde görüyoruz ki aile; çocuğa kendi edimlerinde serbestlik sağlıyor, onu bir yetişkin gibi kendi kararlarını kendi almasına teşvik ediyor, yavrusunun insan gibi birer “canlı” olan bitki hayvanlarla birlikte tüm doğayı tanımasına yardımcı oluyor, ev işlerinde yük ve sorumluluk almayı öğreterek içinde bulunduğu yere aidiyet duygusunu pekiştiriyor, hayatta kendi payına düşeni almaya yönelik çalışkan ve üretken olmayı, muhteris olmadan hasbi yaşamayı öğretiyor, iş ve bilgi paylaşımını, takdir ve taltif görmeyi, yardımlaşma ve minnettarlık duygusu gibi pek çok değeri yaşayarak öğretiyor. Nitekim hiçbir bilgi yaşayarak öğrenilen kadar etkili ve değerli olamaz.

Evin emektar köpeği Ringer’ın ölümüyle büyükbabasının torunuyla yaptığı konuşma, hayatta yaşanan her şeyi doğal karşılamayı, hayata gerçekçi bakabilmeyi ne güzel örneklendiriyor. Bu eserde, hayatın içinde olan sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma gibi değerler yanında korku, cüret, meydan okuma, sabır, ölümle ve kayıplarla yüzleşme, tehlikelerin farkında olma ve onlara karşı hazırlıklı olma gibi pek çok konuda yalın ifadelerle hikmetli sözlere şahit oluyoruz. Böyle bir ortamda çocuk yetiştirebilmiş olmayı yeğlerdim. Bir çocuğa ailesinin vereceği eğitimden daha iyisini verecek hiçbir kurum ya da müessese olamaz.

 

Doğal yaşamın sadeliği ve minimalizm düşüncesine ilişkin okuduklarım izlediklerim beni Japon bilgeliği olarak adlandırılan “wabi sabi” kavramını araştırmaya sürükledi. İlk karşıma çıkan kitap da Beth Kempton’ın kitabı oldu. Müthiş bir Japon hayranı olan yazarın Japonya’daki deneyimleri gerçekten ilginç ve öğrenilmeye değer. Algı ve sanrı tanrıları içinde bir o tarafa bir bu tarafa savrulan insanlar için oldukça basit ve temel öneriler sunan; modern yaşamın para, mevki, yapaylık girdaplarında sürekli alma, tüketme ve biriktirme hastalığına yakalanmış insanlarına “artık durun, yavaşlayın, hayatın tadına varın” diyen Beth Kempton, mutluluğun anahtarını Uzakdoğu diyarından çıkan ve hayata tutunan wabi sabi bakış açısıyla sunuyor. Japon örf ve adetlerinin neredeyse temelini oluşturan wabi sabiesk anlayışı anlatmaya çalışan Kempton kitabında insan, doğa ve tüm canlıların nasıl ahenkle yaşayabildiklerini, yaşadıkları iç huzurun ne kadar değerli olduğunu fersah fersah uzaktaki tüm insanlarla paylaşıyor. İkebana’dan origamiye, çay sanatından, Japon dilinin inceliklerine kadar Japonya’nın tüm sanatsal, kültürel kodlarına uzanan Japonlara has deneyimlere bolca yer verdiği kitabında Kempton, Japon bilgeliğinin ve Uzakdoğu felsefesine dayalı wabi sabiesk yaşam tarzının nasıl güzel ve anlamlı bir hayat çizdiğini tüm dünyaya haykırıyor. Sadelikte güzelliği bulan, hayatın kalbine gitmenin yolunu keşfeden insanların hayatına hâkim olan bu wabi sabiesk yaşam felsefesinin öğretilerini adım adım takip eden, yaşayarak o ruhu müşahede eden, yaşadığı feyzi bağlamından koparmadan anlatmaya, hissettirmeye çalışan Beth Kempton sadeliğin harikulade güzelliğini önce kendisi kuşanmış ve sonra da deneyimlerini okuyucularıyla paylaşmıştır. Kempton’ın işaret ettiklerine kulak verip mutluluğun izini anlamlı sadelikte bulabilir, kusurlu dünyalarımızda kusursuz, eşsiz güzellikte anların sahibi olabilir, sürekli şikayetle yakınmak yerine bu hayatı çok daha güzel yaşanabilir kılmanın yollarını bulabiliriz.

 

Beth Kempton’ın kitabında, doğayla sıkı bir bağ kurarak yaşanan hayatın en güzel hayat olduğuna işaret etmesi oldukça manidardır. Hatta bu hususta verdiği bilgiler hayret uyandırıcı niteliktedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na göre Japonya, 2017’de yüz yaşını deviren 67.824 vatandaşıyla Dünya’nın en uzun ömürlü insanlarının ülkesi olarak kayda geçmiştir. Dünya’nın en yaşlı insanlarına ev sahipliği yapan Nagano kırsalındaki küçük Matsukawa köyünün yöneticisi Akito Hirabashi köylerinin bu özelliğiyle ilgili olarak özel bir şey yapmadıklarını, insanların tarlalarda çalışıp kendi yetiştirdikleri gıdayla beslendiklerini, sosyal bağları güçlü bir topluluk olduklarını söyleyerek uzun ve sağlıklı yaşamın sırlarını veriyor. Yaşamak bu kadar yalın ve kolayken modern insan hala neyin peşinde koşuyor anlamak gerçekten zor! Uzun ve sağlıklı yaşamak için ömrünü labarotuvarlara hapsederken yaşamı ıskalamak değil de nedir bu bizim “yaşamak” dediğimiz şey? Bu ve benzeri sorular eşliğinde bu eseri okuyacağınızı garanti edebilirim.

Modern yaşam bu kadar bunaltıcı olmasaydı doğaya kaçış da bu kadar hızlı olmazdı herhalde. İnsanın başından geçen onca tecrübe, hayatı okuma ve anlamlandırma çabası elbette ki boşuna değildir. Ben de hasbelkader modern yaşamın girdabından kaçmak, doğada sükûn bulmak, doğal yaşamı gerçekleştirebilmek amacıyla üç yıl önce eşimle birlikte yola çıktım. Modern yaşamın problemlerine çözüm olarak üretken, sürdürülebilir aile modelini gerçekleştirmek üzere, doğayı taklide dayalı, doğal yaşam biçimini gerçekleştirebileceğimize gönülden inanıyoruz.

 

Halihazırdaki modern yaşam tarzına, endüstriye dayalı yaşam biçimine bir eleştiri getirerek, tüketim kültürünün kalesi konumuna devşirilmiş olan şehir yaşamının bir sorunlar yumağına dönüştüğünün ayırdına varan pek çok insan “alternatif yaşam biçimi” arayışlarına girmiş ve “ekoköy” kavramı ortaya çıkmıştır. Hayata bütüncül bakan; çevreyle, doğayla ve doğada vücut bulmuş tüm canlılarla uyumlu yaşamak isteyen insanların oluşturduğu ekoköyler insanın şebekeden bağımsız (off-grid) yaşayabilen, kendi ihtiyaçlarını kendisi temin edebilen, kendi gıda ve enerjisini kendi üreten, üretken insanlar topluluğudur. Kendi kendine yeten, sürdürülebilir bir yaşam kurmayı hedefleyen ekoköyler sosyal, kültürel, ekonomik, ekolojik vb anlamda hayatın her alanında sürdürülebilir bir yaşam modeli gerçekleştirmek üzere nitelikli bir amaç uğruna bir araya gelmiş gönüllü insan topluluklarıdır.

Dünya’daki ekoköy oluşumlarına baktığımızda ilk göze çarpanlar Dünya’nın en eski ekoköyü olarak bilinen, kuruluş tarihi 1930’lara kadar uzanan İzlanda’daki Solheimar Ekoköyü; ABD’de kurulan, dört buçuk yıllık bir planlama, tasarım ve inşa sürecinin sonunda 1996’da ilk yerleşkesinin açılmasıyla yerleşimci kabul eden Ithaca Ekoköyü; 2003’te Hindistan’da yaklaşık 150 kişiyle kurulan Govardhan çiftliği; 1962 yılından bu yana bütüncül ve sürdürülebilir yaşamı destekleyen Findhorn Vakfı tarafından İskoçya’da kurulan Findhorn Ekoköyü; 1997’de Almanya’da kurulan Sieben Linden Ekoköyü’dür.

Türkiye’deki ekoköy örneklerine baktığımızda ise Erzincan’daki Latif Yalçıner çiftliği; Şanlıufa’daki Birecik Doğa Evi; Çanakkale’deki Ormanevi; İzmir’deki Gağgı Çiftliği, Foça Ekoköyü ve Marmariç Ekolojik Yerleşimi; Muğla’daki Knidia Çiftliği; Bolu’daki Hindiba Doğa Evi ekoköy bağlamında akla ilk gelen oluşumlardır.

 

Doğayla iş birliği içinde yol almak isteyen insanlara rehberlik etmesi amacıyla Findhorn topluluğunun birkaç üyesi tarafından kaleme alınan Ekoköy Findhorn -Findhorn Topluluğu ekoköy oluşumunu adım adım anlatan gerçek yaşam öyküleri derlemesidir. Karavan yaşantısının kurulu olduğu çöplüğün, harap olmuş bir garajın ortasında kumların çakılların içinde başlayan yaşamın nasıl mümbit bir bahçeye ve topluluğa dönüştüğünün takdir uyandıran hikayesidir Findhorn. Topluluğun kurucularından Peter kendi gibi bahçe işinden hiç anlamayan bir adamın doğanın güçleriyle iş birliği yaparak kumda bir hayat yaratabilmesinin bu işi herkesin yapabileceğine dair en büyük kanıt olduğunu iddia ediyor. Peter’a göre insan duyarlı bir şekilde doğayla iletişim kurarak etrafındaki dünyayı rahatlıkla değiştirebilir, yaşadığı alanı bir cennete dönüştürebilir. Yine Peter’a göre kendi topluluklarındaki insanların yaptığı gibi toprağın üzerinde, toprakla birlikte ve toprağın aşkı için yaşamak, bilgeliğin ve özgürlüğün en yüce hali olan bir felsefenin hayata geçmiş halidir. Toprakla hemhal olarak kesp ettiklerini, bitki yetiştirirken öğrendiklerini artık topluluk üyelerinin gelişimi ve bilinç kazanması için kullanan Peter adı geçen eserde insan ruhunun iyiye, güzele dönüşümüne katkıda bulunmak üzere nasıl ideal bir insan doğa ilişkisi kurduklarını anlatıyor.

 

Findhorn topluluğunun kurucu üyelerinden biri olan Eileen kitabın kendine ayrılan kısmında, hayatın aslında çok basit olduğunu, hayatı karmaşık hale getirip yaşanmaz kılan şeyin insanın ta kendisi olduğunu anlatıyor. Hayatı bir çocuk gibi anda kalarak yaşamak gerektiğini savunan Eileen insanların içlerindeki bilgeliğin farkında olmadıklarından dert yanıyor. Oysa Eileen’ e göre tek yapılması gereken şey yavaşlamak, sakin kalıp kendi derinliklerimize inebilmektir.

Findhorn topluluğunun bir diğer üyesi Dorothy’e göre insanlar bir şeyleri sınırlandırmaya, Dünya’yı algılayabilmek için sadece beş duyularına güvenmeye bu denli fazla odaklanmaları neticesinde fiziksel olanın ardını görmeyi bırakıyor ve son derece engin içsel varoluşuyla bağlarını koparıyor. Bu durum da insanın tam bir iyilik hali bulmasına, mutlu ve huzurlu olmasına engel oluyor. Bitki formlarının mimarları olan “devalarla” iletişim içinde olmayı başaran Dorothy kendi yetiştirdikleri ürünlerle, bitkisel bazlı beslenmeyle sağlıklarının her geçen gün arttığına şahit olduklarını anlatıyor. Zira ona göre her otun bir niteliği ve ışıması vardı ve çok çeşitli bitkisel beslenmeyle bu nitelikler kendi bedenlerinde durmadan çoğalıyordu.

 

Dorothy’ye göre yaşam birdir; insan ya da değil tüm canlılar çevreleriyle etkileşim halindedir. Canlılarla sevgiye dayalı iletişimin ne kadar faydalı olduğuna dair Dorothy’nin anlattıkları gerçekten ilginç ve örnek alınacak anekdotlardır. Bektaşi üzümlerini tırtılların bastığını gören Dorothy’nin ilk aklına gelen şey tırtılları toplayıp kompost yığının üstüne döküp kuşlara yem yapmak olmuş ancak “çalışmak hareket halindeki sevgidir” sözünü hatırlayarak işin içine nefret yüklemenin faydalı olmayacağını düşünerek sevgiye odaklanarak başka bir yol denemeye karar vermiş. Üzümlerle iletişim kurarak onları neden yetiştirdiklerini, meyvelerini ne kadar çok sevdiklerini, onlarla ve tırtıllarla iş birliği yapmak istediklerini anlatmış. Bir sonraki sefer bahçeye indiğinde tırtıl sayısının azaldığını fark eden Dorothy sevgi ve muhabbete dayalı iletişimin ne kadar faydalı olduğunu, toprak, doğa ve canlılarla olan tecrübelerini cömertçe okuyucularıyla paylaşıyor. Benzer bir deneyimi köstebeklerle de yaşadığını anlatan Dorothy yıkıcı yöntemler yerine içsel uyumu kullanarak doğayla, bitkilerle iş birliği yapılabileceğine gönülden inandığını söylüyor.

Çağlar boyu en kutsal ezoterik öğretiler insanın doğanın iç ve dış gerçeklerini anlayarak hayatı anlayacağını iddia etmektedir. Dorothy de Findhorn topluluğu olarak amaçlarının insanlık ve Dünya arasında dönüştürücü ve son derece yaratıcı bir ilişki yaratarak doğanın keşfedilmesini sağlamak olduğunu ifade ediyor. Kendi yaşam alanlarında bu iletişimi kurmaya çalışarak bu keşfi gerçekleştirdiklerini söyleyen Dorothy’e göre Findhorn bahçesinin hikayesi aslında bahçedeki tüm varlıklarla kurulan iletişimin ve bu iletişim sonucunda bahçede hayata geçirilenlerin öyküsüdür.

Ekoköy Findhorn’u okurken ben de sahip olduğum inancın batınî yönlerini yeniden aklımdan geçirdim ve tüm canlı varlıklarla iş birliği içinde olmanın, onlarla iletişim kurmanın hayatımızın bir parçası olması gerektiğine olan inancımın gitgide güçlendiğini fark ettim. Hz. Süleyman’ın hayvanlarla gerçekleştirdiği iletişim, ilahilere konu olan çiçeklerle sohbetler aynı gerçeğe ışık tutan durumlardı. Birlik/tevhid inancı da bir anlamda bu gerçeği yansıtıyordu. (İsra:44) “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki hamd ile Allah’ı zikretmesin.” Allah’ı bilip O’nu zikreden bir hüviyete sahip bitki ve hayvan türleriyle beraber insanoğlu yeryüzünde tek bir organizma gibi hareket etmeli, dünyanın dengesini uyumunu bozmadan, yıkmadan saygı ve muhabbetle bu ilişkiyi kuvvetlendirmelidir.

Findhorn topluluğundaki Dorothy’nin anlattıklarını uygulayabilmek için dört mevsim tam zamanlı kırsalda yaşamak için daha da sabırsızlanmaya başladım. Bu okumaların ardından araziye ilk gittiğimde öğrendiklerimi hemen denemek istedim. Her zaman ateş yakmak için çam kozalakları toplarım. Bu sefer de yakacağımız ateş için çam ağacının altına gittim ve ne kadar kozalak varsa topladım. Bu işi yaparken de önce Allah’a hamd ardından çam ağacına teşekkür ederek çam ağacıyla iletişime geçmek için bir adım attım. Bunu yalnız kaldığım bir vakitte çekine çekine yaptığımı da itiraf etmeliyim. Sonuçta bu, tüm hayatım boyunca hiç tecrübe etmediğim bir durumdu. Onlarca yıldır beton ve eşya hapsinde, doğal ortamdan bu kadar uzak düşmüş ve duyuları bu kadar dumura uğramış biri olarak bu işe hemen uyum sağlayacağımı sanmıyordum. Ateşi yaktıktan kısa bir müddet sonra tekrar çam ağacının altından geçerken yerde yeni kozalaklar olduğunu fark ettim. Sanki onunla iletişime geçtiğim için duyduğu memnuniyeti çam ağacı bana fazladan kozalak göndererek göstermek istemişti. Ben de sevginin tüm canlı varlıkların içindeki yaşam gücünü besleyip güçlendirdiğini keşfetmek istemiş ve ilk hamlemde bunu deneyimleme ve buna gönülden inanma fırsatı bulmuştum.

 

1992’de 1600’den fazla bilim adamı sürdürülebilir bir yaşam için yeni yollar ve yöntemler uygulanması gereğine ilişkin bir bildirge açıkladı ve üzerinde ya-şa-ya-bi-le-ce-ği-miz bir Dünya olabilmesi için çevre yönetim ve yaşam biçimlerimizi değiştirmemiz için “insanlığa uyarı” çağrısında bulundular. Paranın boş ve birbirine yabancılaşan bir toplum yarattığının ayırdına varan insanların uyanışıyla “daha basit, daha yaşanılabilir” bir hayat için harekete geçen bu insanlar yeni bir yaşam biçimi ve yaşam alanı arayışına girdiler. Uygulama alanı olarak evleri çok küçük, şehirleri ise çok büyük buldukları için “köy” kurma fikriyle işe koyuldular. ABD’nin en büyük ve en tanınmış ekoköylerinden olan Ithaca Eko Köyü’nün (EVI) kurucularından Liz Walker ekoköy kurma aşamalarını en ince ayrıntısıyla ve tüm yönleriyle Ekoköy Ithaca adlı eserinde kaleme almıştır.

Her canlı türünün birbiriyle ilişkili olduğu, her eylemin bütünü etkilediği gerçeğinden hareketle sevgi, saygı ve iş birliğine dayalı bir yaklaşımla ekosistemi yeniden iyileştirmek üzere ekoköy projesini hayata geçiren Liz Walker, ekoköylerle yeni bir şey icat etmediklerini buna mukabil toprağın korunması, organik-doğal tarım, ekolojik yapılanma, yenilenebilir enerji, toplu yaşam için en iyi uygulamaları beraberce arayıp hayata geçirmeyi hedefleyen bir topluluk oluşturduklarını ifade ediyor. 1992’den 2003’e kadar mali zorluklarla geçen 11 yılın ardından işleri ancak yola koyabildiklerini ve toprak ıslahıyla, iyi tarım uygulamalarıyla yüksek verimli çiftlik ürünleri elde ederek üretim problemlerini aştıklarını kronolojik bir sırayla anlatan Walker’ın olumlu olumsuz yaşadığı tüm deneyimleri okuyucusuyla paylaşmıştır. Oldukça kapsayıcı ve didaktik nitelikli bu eser konuyla ilgilenenler için son derece faydalı kılavuz kitap niteliğindedir.

Her konuda olduğu gibi Dünya’nın iyileştirmesinde de birlik beraberlik içinde olmak son derece önemlidir. Amacı iyilik ve güzellikleri artırmak olan herkesin bu ıslah işinde beraber yol alması enerji ve bilgi birikimiyle daha kısa zamanda daha çok mesafe alınmasını sağlayacaktır. Bu minvalde topluluk bilinci oluşturmak, harekete geçmek ve bilgi, tecrübe paylaşımında bulunmak üzere arayışlarımıza ve gayretlerimize ivme kazandırmalıyız. Ben de bu “yazı dizisini” bu işin bir parçası ve destekleyicisi olarak görüyor, kitaplar üzerinden hayatı anlamlandırma uğraşımın kazanımlarını burada aynı yolun yolcusu olduğuna inandıklarımla paylaşmak istiyorum. Fiziki anlamda bir topluluk oluşturuncaya dek zihnen birlik olabilmenin yollarını zorluyorum.

 

Sezgisel bilginin, kadim bilgeliğin izlerini sürebileceğimiz, doğaya kulak verip onunla dostça bir ilişki kurabileceğimiz bir hayalin dibacesinde umutla ve sükunetle okumalara ve paylaşımlara devam… İlgi ve bilgi iş birliği içinde güzel günler ufukta…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.