Son Dakika

Düşünebilmeyi öğrenmeliyiz

Din kültürü öğretmenlerinin öğrencilere kazandırması gereken temel bilgiler ve din eğitiminin esas amacına dair sohbet ettiğimiz Doç. Dr. Bülent Şenay, şunları söyledi: “Hız çağında yaşıyoruz. Genç insanın öğrenmesi gereken şeylerden biri de durup düşünebilme kabiliyetidir. Dini telkinlerin buna yoğunlaşması gerekiyor. Okul formatında da cami formatında da, din eğitimcisinin de din görevlisinin de insanlara buralardan hayatta neye yaradığı ya da yarayacağı hususunda kapı aralaması gerekiyor. Bunu yapabildiğimizi düşünmüyorum. Büyük edebiyatçılarımızdan Ahmet Haşim’in Müslüman saati diye bir yazısı var, bu röportajın önemli bir karşılığı olarak. ‘Yabancı saatler girdi hayatımıza’ diyor, ‘sabahları kalkma yatma biçimimiz, makine gibi yaşamamız’… 1920’lerde yazılmış çok önemli bir değerlendirmedir.”

 

Canan GÜLEÇ

 

Din eğitmenlerinin üzerine düşen sorumluluğa ve din eğitiminin kazandırması gereken bilince dair Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Dinler Tarihi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Şenay ile sohbet ettik. Şenay’ın anlattıkları, hem dini bilgiler bulma adına temelsiz düşüncelerle zihni örülen bizler hem de din eğitiminden sorumlu eğitimcilerin ezberlerini bozacak nitelikte. İlk vahyin “oku” olması üzerine din ve medeniyet ilişkisini anlatan Şenay, din eğitiminin öncelikli hedeflerinin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiğinin üstünde durdu.

  

“Din kültür öğretmeni adaylarının dünyayı yeterince algılayıp algılayamadıkları konusunda endişem var. Bursa’da, İstanbul’da, Konya’da dini hakikati anlatabilmeleri için bunu anlatacakları içerik ve usul ve dilin, aynı hakikati New York, Tokyo ve Brüksel’de de anlatabiliyor nitelikte olması gerekiyor artık. Çünkü bugün gittiğiniz herhangi bir ilçedeki lise öğrencisi dünyanın etkisine fevkalade açık.”

 

Eğitimin her alanına teknolojiyi ve uluslararası kriterleri dahil etmeye çalışırken, en geniş dairede din eğitiminde kriterlerimiz ne olmalıdır?

Temel bir tezim var, ‘doğru’ din eğitimi yapabilmenin birincil ölçüsü şu olmalı: ‘artık dünyada yerel hiçbir şey kalmadığı için yerelde anlatmak istediğiniz bir hakikatı, küresel bir dile kavuşturmadıkça, yereldekini de ikna edemiyor/edemeyecek oluşunuz’dur. Bu çok mühim bir mesele, bu ne demektir? Şöyle teamüllerimiz var, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden öğrencilerimiz geliyorlar, eğitim alıyorlar, şu semtte okuyorlar, kampüste bile değiller. Din kültür öğretmeni adayları ve bir şey var, dünyayı yeterince algılayıp algılayamadıkları konusunda, bizim onlara bunu sağlayıp sağlayamadığımız konusunda bir endişem var. Kitapları okutuyor, konular anlatıyor, sorular soruyoruz ve sorduruyoruz; fakat ‘bahçe’den çıktıklarında acaba gerçek dünyayla bir köprü kurabiliyorlar mı, burada okudukları ile gerçek dünya arasında köprü kurabiliyorlar mı? Köprü kurabilmeleri için ben diyorum ki, Bursa’da İstanbul’da, Konya’da dini hakikati anlatabilmeleri için bunu anlatacakları içerik ve usul ve dilin, aynı hakikati New York, Tokyo ve Brüksel’de de anlatabiliyor nitelikte olması gerekiyor artık. Öyle bir donanımdan aşağısı durumu kurtarmayacaktır. Çünkü bugün gittiğiniz herhangi bir ilçedeki lise öğrencisi bile -siz farkındasınız ya da değilsiniz belki bir öğretmen olarak ama- dünyanın etkisine fevkalade açık; enformasyon yani bilgi çağı dedikleri dönem, internet üzerinden bütün kanallarıyla sosyal medya üzerinden. Bu nedenle bir sürü kitap okumasına gerek yok gençlerin, ama bir sürü sorusu var. Bu sorularla da bir takım şüpheler dünyasına savruluyor. Siz öğretmen olarak 3-5 kitapta öğrendiğiniz kurguladığınız bilgileri müfredat doğrultusunda verdiğiniz zaman çok da karşılığını bulmayabiliyor. O nedenle öğretmenlerin kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerekiyor. Dünya ölçeğinde yetiştirmeleri lazım. Birinci mesele bu; yani yerellikle küreselliğin iç içe geçmiş olması, bunu daha da açabiliriz.

Din eğitimi alanında eğitimci kadro ve kurumların yeterliliği konusuna nasıl bakılmalı?

Din eğitimi başlığı altında yapılacak her türlü faaliyetin, toplumsal gerçekliğe karşılık gelen bir tarafı olup olmadığına bakmak lazım. Bugün güncel rakamlara bakınca devletin 44 bin din kültürü öğretmeni, 150 bin civarında din görevlisi var. Bunun yansıması lazım. STK’lar, vakıflar dernekler var. 106 tane ilahiyat fakültesi var. 10 bine yakın ilahiyat akademisyeni var. 300 binden fazla ilahiyat fakültesi öğrencisi, 1500’den fazla imam hatip lisesi var. Bu rakamla bir ülkede din meselesi çözülmüş görünmeli fakat gittikçe geriliyor, hoş olmayan hoş karşılanmayacak, dini ifade özgürlüğü alabildiğine serbestlediği halde, kimsenin ne dediğine dair baskı oluşmadığı halde, Türkiye oldukça özgür bir ülke olmasına rağmen, Avrupa’daki pek çok ülkeden de özgür olmamıza rağmen bu konuda, hiç kimsenin dini irşad ve tebliğinin önünde bir engel olmadığı halde, yapılanlarla ortaya konanlar arasında bir orantısızlık var. (Avrupa bir takım paronayalarla yaşıyor. Terör- güvenlik ekseni üzerinde ifade özgürlüğünü taraflı olarak kısıtlıyor. Türkiye’de iddia edildiğinin aksine çok geniş bir ifade özgürlüğü olduğunu düşünüyorum.) Dolayısıyla devletin maaşıyla sağlanmış bu kadar geniş bir kadro ve devletin mekanizması içerisinde kurumsal bir din öğretimi ağı olmasına rağmen, bununla orantılı bir sonuç aldığımızı düşünmüyorum. Buna bir de sivil alanda tarikat, cemaat vs dini hizip ve grupların, hakikat anlayışlarını küresel gerçekler anlatma çabası göstermeksizin, sloganik, hamasi ve birbirine saldıran tekfir edici, dışlayıcı üslup ve yaklaşımlarını da eklerseniz, durum daha da aşikar görünür. O halde “nerede yanlış yapıyoruz?” diye –dışarda sebep aramaksızın- kendimize sormamız gerekir.

“DİN, İNSANI MEDENİLEŞTİRMEK İÇİN GELİR”

Vardığımız noktayı ve aslında varılması gereken sonucu değerlendirir misiniz?

Dindarlaş(tır)madan bahsedenlere pek de iyi bir haber veremeyiz. İnsanlar hiç de öyle daha da dindarlaşıyor değiller. Din hakkında bir takım görüşler elde ediyorlar ama aynı oranda din karşıtı, din hakkında olumsuz düşünceler de bu ülkede bu kadar imkana ve çabaya rağmen gelişiyor. Bunca dini faaliyet gruplarına, kurumlarına ve faaliyetlerine rağmen… Bunun birkaç sebebi var, birincisi ilk söylediğimin –yani ‘küresel-yerel ilişkisi’nin- dikkate alınmayışı ve ikincisi dinin bir ‘medeniyet meselesi’ olduğu hususunun göz ardı ediliyor olması. Din medeniyet inşaası için gelir, insanı medenileştirmek için gelir. İnsan doğası gereği ‘bedevileşme’ye (esfel-i safiliyn) meylettiğinde din onu ‘medenileştirmek’ (ahsen-i takvîm) için gelir. İslam dini, bedevi bir toplumu medenileştirmiştir. Şehirde bile bedevice yaşayanların olduğu bir çağdayız. Peygamberimizin hicretten sonra ilk yaptığı şeylerden biri şehrin adını değiştirmek olmuştur. Şehrin Yesrib olan adını Medine olarak değiştirmiştir; bu kent ‘aydınlanmış kent’tir diyor. “Medine-i Münevver” diye dini duygularla söylüyoruz ama buna dikkat etmiyoruz. Son dinin elçisi diyor ki; “Bu kent aydınlanmış kenttir bundan sonra.” Bir sürü isim verebilir ama bu isimle tanımlıyor, böyle olmalı diyor. Biz ‘batı aydınlanması’ndan bahsediyoruz ama ‘medine-i münevvere’yi yani İslam’ın ‘kentli aydınlanması’nı konuşmuyoruz.

“ALLAH, OKUYUN VE OKUTUN DİYOR”

“Oku” emrinin hakkını verebiliyor muyuz?

İlk vahiy, söyleyip de dururuz ya, iman edin, Müslüman olun, Allah’a inanın değil; “oku” olarak geliyor. Okumak fiili Arapçada uzak bir gramer bağlantısı ile ‘karye’ yani yerleşim yeri, kentlilik ile bağlantılıdır. Bunun üzerinde kimse durmuyor, bunun çalışılması lazım. Bedevi toplum; sözlü toplum, işiten, kulaktan kulağa aktaran bir toplum, Allah diyor ki, “Yeter artık, bu ‘bedevi cahiliyye’yi çok uzattınız, okuyun ve okutun.” Bu da yerleşik-medeni bir toplumda mümkün olur. Şu daha vahyin ilk gelişindeki vurgu, koca bir İslam medeniyetinin kurulmasını sağlamış ama biz tarih içinde din ve medeniyet ilişkisini kaybedince gerileyen toplum haline gelmişiz. Mecelle’nin birinci maddesinde hukuk tarifinde ifade edildiği gibi, ‘emr-i temeddün’ün yani medeni toplum inşasının pâyidâr olması için din eğitimini hedefleri yeniden tanımlanmalıdır. Sivil toplum inşası denilen şey de aslında emr-i temeddün yani medeni toplum meselesidir. En ideal sivil toplum da İslam’ın öngördüğü bir toplumdur. Sorun şu ki, İslam’la doğuştan müşerref olmuş olanlar meseleye ulus devlet, aşiret, tarikat ve cemaat sınırlarında bakmaya devam ettiği müddetçe ‘emr-i temeddün’/medenileşme projemiz -varsa eğer- yol almayacaktır. Dolayısıyla bizim artık din eğitiminin öncelikli hedeflerini gözden geçirmemiz gerekiyor.

Din eğitiminde doğru hedefler koyabiliyor muyuz?

Din eğitiminin öncelikli hedefleri ontolojik olmalı, varlığın hiyerarşisine karşı bilinç kazandırmak olmalı, insanın doğayla ve kendi nefsiyle başa çıkmasının yollarını öğretmeli. Yoksa dinin ilmihal kısmını öğreterek başlayınca varlık bilincini sağlayamıyorsunuz. Varlık bilincini kazandırdığınız zaman namaz, abdest, oruç bir şeyler ifade etmeye başlıyor. Bunların bir şey ifade etmeyişi, bu kadar öğretmene ve imama rağmen namaz kılan olmayışı, bu ibadetlerin nasıl bir varlık bilincine denk geldiğini öğretemeyişimizden. O nedenle öğretmenlerimizin; din denilen olgunun İslam penceresinden düşünen, tefekkür eden, buna zihni ve kalbi mesai harcayan bilinçle yetiştirilmeleri gerekiyor. Bunun sorumluluğu da bizde, ilahiyat fakültelerinde.

“İRŞAD VE TEBLİĞ, YEŞİLCİ ÇEVRECİLERE BIRAKILMAMALI”

Böyle bir sorumluluktan bahsediyorsunuz ama bunu yapabilmek de farklı pencereler açmakla olacaktır. Sizin bu yolda bir çabanız var mı?

Bunun bir örneğini vereyim o halde; bu bakış açısından doyalı 2003 senesinde bir ders açtım ilahiyat fakültesinde ve Türkiye’de başka bir ilahiyat fakültesinde var mı bu ders bilmiyorum, yani “din ve ekoloji” dersi. Ne işi var bir ilahiyat fakültesinde bu dersin; bu bir düşünce tarihi dersi. Modernitenin ne duruma geldiği, hümanizmanın nereden nereye insanı savurduğu, batı hümanizmasının insanı vahiy bilincinden kopararak materyalist bir dünyaya savurduğunu, aslında ekolojik krizin modernizmin ürettiği insan toplum modelinden kaynaklandığını, ekolojik krizin dünyanın en büyük krizi olduğunu ve bunun da dini metafizik bir anlayış problematiği olduğunu, dolayısıyla oradan çözülebileceğini anlatıyorum. Ekolojik krizin metafizik bir nedeni olduğunu ve bunun da Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette anlatıldığı gibi, tabiatın bir ayetler, deliller, işaretler, uyarılar manzumesi olduğunun anlatılması gerekiyor. Bu nedenle de din eğitimiyle meşgul olanların örneğin ekolojik duyarlılığı en yüksek olanlar olması gerek. Bu bir pencere, hayata ve insanlığa bakış penceresi ama ne yazık ki, gelin görün ki Müslümanlar ekolojik duyarlılığı en az olan insanlar arasındalar bugün. Bu da inandıkları dinle, İslam’la, iddia ettikleri hakikat çağrısı ile çelişiyor. Hz. Peygamber’in pek çok hadisi var, Kur’an-ı Kerim mütemadiyen tabiata bakışa teşvik ediyor. “Yıldızlara bak, yaratılmışlara bak” diyor. İnsanlar evlerinden çıkıp işlerine okullarına giderken acaba her gün yanından geçtikleri başını okşadıkları bir çiçek var mı yollarında, selam verdikleri bir ağaç var mı? Böyle bir farkındalık düzeyinde, varlık algısı içinde mi yaşıyorlar? Her gün gel git, orada bir sürü ağaç çiçek var, kediler köpekler var var. Bence oralara kadar uzanıyor bu algı. Duyarlılık bugün metafizik duyarlılığa ve manevi duyarlılığa denk geliyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla varlığın ve doğanın önemi, irşad ve tebliğin önemli bir içeriği iken, yeşilci çevrecilere bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum.

İlahiyat fakültesini bitirip de mesleğe başlayan, öğretmen ya da din eğitimcisi olarak görev yapan öğrencileriniz okullarda zorluklarla karşılaşıyor mu?

Mezun oluyor öğrencimiz, 2-3 sene sonra bunalıyor, yeni bir öğrenci tipiyle karşılaşıyor, bize ulaşıyorlar, “Hocam şunları soruyorlar, nasıl cevap vereceğim?” Ben diyorum ki, “öncelikle her şeye cevap verme kaygısı içinde olmayın, kalbine ulaşmaya çalışın”. Bilinç duyarlılığına ulaşmaya çalışın. Bunu nasıl yaparsınız; dini temsil eden din öğretmenleri- din görevlileri neyle ilgileniyor, ona bakar insanlar. Sizi gözlemler ve size güvenecek mi güvenmeyecek mi ona karar verir. Siz eğer din adı altında bir eski kitabın falan harfinin böyle olmasından dolayı insanların sakalının örtüsünün böyle olması gibi konular içerisinde dönüp duruyorsanız, insanlar artık ‘din yorgunu’ oluyorlar. O yüzden; din yorgunluğu denilen bir şey oluşturduk, tabiri caizse ‘din pazarı’ oluştu. Özgürleşince, özgürlük istismar edilir oldu, önüne gelen konuşur oldu. Kendisini bir yapıya, bir tarikate, tekkeye, cemaate bağlı gören, bir apartman dairesinde karşısına kamera alan internet kanallarına konuşma yerleştirir oldu. Kendinize dinleyici bulursunuz, yüzlerce insan bulursunuz dinleyecek. Artık günümüzde şeyh olmak kolay bir şey. Ama acaba ticaretten ve duygu sömürüsünden öte geçilebiliyor mu?

O yüzden yerellik ve küresellik ilişkisi, din medeniyet ilişkisi, öncelikli meselelerimiz iken, ekolojik krizin de dünyanın en büyük krizine denk geldiğini düşünüyorum. Şu anda bunu duyanlar okuyanlar için fantezi gibi görünebilir ama krizi oluşturan ara süreçler, gıda sektöründeki, kimya sektörü, enformasyonda ürün ortaya koyan süreçler aynı zamanda zehir saçan süreçler aynı zamanda psikolojimizi bozuyor ve fıtrat duyarlılığı olmayan belli bir efemara insan tipi ortaya çıkıyor. Bu insan tipi, hakikat arayışı içinde değil, hakikat bilincini kaybetmiş, menfaatperest ve fırsatçı bir kentlilik telaşı içinde. Buradan şu sonuca varıyoruz; bu da din eğitiminin, dini irşadın tebliğin başa çıkmayı öğretmesi gereken bir husus.

DİN EĞİTİMİ, DURUP DÜŞÜNME KABİLİYETİ KAZANDIRMALI

Gençlere verdiğimiz eğitimde hep bir takım akademik bilgiler üzerinden başarı değerlendirmesi yapıyoruz. Bunları anlatırken gözden kaçırdığımız hayat gerçekleri yok mu?

Hız çağında yaşıyoruz. Genç insanın öğrenmesi gereken şeylerden biri de durup düşünebilme kabiliyetidir. Yetişkin insanların da bunu yapması zor bir iştir. Dini telkinlerin buna bir yoğunlaşması gerekiyor. Okul formatında da cami formatında da, din eğitimcisinin de din görevlisinin de insanlara buralardan hayatta neye yaradığı ya da yarayacağı hususunda kapı aralaması gerekiyor. Bunu yapabildiğimizi düşünmüyorum. Şekilsel olarak bir takım boşlukları dolduruyoruz, ritüeller halinde bayram seyran kurban ramazan faaliyettir gidiyor, herkes çok çok meşgul, bir parasal mevzu da var dönüyor, hac ve umre de dahil, fakat bakıyorsunuz bu insanlar… Büyük edebiyatçılarımızdan Ahmet Haşim’in Müslüman saati diye bir yazısı var, bu röportajın önemli bir karşılığı olarak. “Yabancı saatler girdi hayatımıza” diyor, “sabahları kalkma yatma biçimimiz, makine gibi yaşamamız”… 1920’lerde yazılmış çok önemli bir değerlendirmedir.

Ekolojiyle, ontolojik din algısıyla şunu kastediyorum, modern çağın insana empoze ettiği hız ve zaman algısının en büyük handikaplarından olduğunu, kaçamadığımızı kurtulamadığımızı ve esasen din denilen şeyin bununla başa çıkmanın formülü olduğunu ve din eğitimcisinin din görevlisinin bunun üzerinden bir kere rehberlik yapması gerektiğini düşünüyorum. Din eğitimcilerimizin düşünce ve bilgilerini harmanlaması ve muhatabiyle paylaşması gerektiğini düşünüyorum açıkçası. Bilim hayatın anlamını öğretmez. Hayatın anlamını ve değerini beşeri ilimlerin süzgecinden öğrenir insan ve din ilmi bunun en üstünde yer alır.

Gençler artık internet nedeniyle çok fazla bilgiyi, yorumu görüyor ve yanlışlarla denk gelip zihinleri bulanıyor. Peki, onları aydınlatmak için teknolojiyi yeterince kullanabiliyor muyuz? Onların baktığı yere doğru yanıtları koyabiliyor muyuz?

Her halde sunamıyoruz ki biz dediğimiz maarif derdi olanlar, önce genç kuşaklara şunu anlatabilmeliyiz; lise çağlarından üniversite çağlarının sonuna kadar bunu anlatabilmeliyiz. Malumatla ilim aynı şey değildir. Malumat enformasyondur, internetten de edinilir. İlim ise marifetle örtüşür. Bugün problem herkesin bir sürü malumata ulaşabilir olması ama bu malumattan ne çıkaracağını öğrenemeyişi, bilemeyişidir. Çünkü malumat peş peşe bir sürü bilgidir ve bu ulaşılabilir bir şeydir. Arama motorundan, sosyal medyadan filtresiz bir şekilde ulaşılabilir bir şeydir. İlim, herhangi bir bilginin neyle ilgili olduğunun, ne işe yaradığının anlaşıldığı noktada ortaya çıkar. Neyle ilgili olduğu araştırıldığı noktada ortaya çıkar. Çünkü ilim tümel olanla tikel olanı yani külli olanla cüz’i olanı birleştirebildiğiniz zaman bilenle bilinen arasındaki bir ilişki halinde ortaya çıkar. Biz bunu yapabiliyor muyuz acaba? Gençler hayata baktıklarında, insan ilişkilerine baktıklarında yapabiliyorlar mı? Mesela ihtiyatı öğreniyorlar mı, tedbiri öğreniyorlar mı, sabrı, yerindeliği öğreniyorlar mı? Bunlar dini şeyler aslında. Kur-an’ı Kerim’e baktığınız zaman çok temel bir yaşam kriterinden bahsediyor.

GENÇLERE MAKRO HEDEFLER, KÜLLİ GAYELER ÖĞRETMELİYİZ

Nedir o temel yaşam kriterleri? 

Dengedir… Sıklıkla ayetlerde iki kelime geçer; biri vezin diğeri de miktar ve takdir. Yani insan sürekli itidal üzeri olmaya, vezni/ölçü ve dengeyi bozmamaya, çağrılır. Şeriat bununla alakalıdır. Yoksa şeriat ne giydiğinle ne giymediğinle uğraşmıyor. Onu da söylediğinde derdi giydiğin değil giyme biçimidir, tavrında aşırılık olmamasına bakar. Din, aşırılıkla mücadele için gelmiştir. Makro hedefler, külli gayeler öğretmeli din eğitimi. Bunlardan bir tanesi de budur. Yani din, insanda her türlü aşırılığa müdahale etmek içindir. Kur-an’ı Kerim’de çok açık ayetler var bu konuda. Bunlardan bir tanesi ehli kitaba, Yahudi ve Hristiyanlara eleştirisidir, ki Müslümanlara da hitaptır bu aynı zamanda, ‘dinde aşırıya gitmeleri’dir. Bunu kimse konuşmuyor. Dinde aşırılık tabiri Kur-an’da var.  Kuran böyle dediği için. Peygamber böyle dediği için. Derslerde öğrencilerimize “Dininizde aşırıya gitmeyin” (lâ tağlû fî dînikum-Maide 5: 77) ayet-i kerimesini hatırlatıyorum. Bu konuda ayetler yanında birçok Hadis-i Şerif de var. Bizim ‘dinde aşırıya gitmek’ diye bir sorunumuz var. Bunu vurgulayarak söylüyorum. Sağa sola çekiştirilmeden Kurani ve Nebevi ölçülerde anlaşılması gereken bir şey bu. ‘Dinde aşırılık – ğuluv’ İslam vahyinin en temel mücadele alandır. Kuran-ı Kerim, Yahudileri, Hristiyanları, Zerdüştleri ve diğerlerini dinde aşırıya gitmekle itham eder, eleştirir. Mesela, Yahudilerin hükümler, ahkam ve kurallar konusunda, Hristiyanların mistik teoloji konusunda aşırılığa gittikleri için, İslam bir denge unsuru olarak nihayetinde hakikat mesajını aşırılıklardan kurtarıp merkeze oturtmak için geliyor. Ama Müslümanlar da aşırılıklara kaçtıkları zaman İslam’dan uzaklaşmış oluyorlar. Adına istedikleri kadar İslam desinler. Aşırılık, çağın ve dindarların problemi. Modernizmin problemi, tüketimde aşırılık. İsraf. Kur’an’da yazıyor; Allah müsrifleri sevmez diye, Allah “müsrifleri sevmiyorum” diyor, daha büyük tehdit mi olur? Aşırılık meselesini, Batılılar da konuştuğu için çok hoşumuza gitmiyor, oysa Kur’an-ı Kerim anlatıyor bunu. Ayette geçen aşırılık kelimesi (ğuluvv) vardır. İlahiyatta, mezheplerde aşırılık için kullanılan kelimelerden birisi ‘ğuluvv’ kelimesidir

İslamiyet geldiğinde ortada Müslüman yok tabi, o nedenle uyarısı diğer dinlere. İslamiyet geldiğinde insanlığa çağrı yapıyor aslında. İslam’ın özel bir adı yok din olarak, Allah’a teslimiyet anlamındadır. Budizm Buda’ya atfedilir. Hristiyanlık İsa’ya atfedilir. Yahudilik bir ırka halka, Hinduizm Hindu halkına atfen… Yeryüzünde sadece İslam, peygamberi ya da bir halkın adına değildir. Kureyş kabilesinin adını taşımaz örneğin, peygamberin adı da değildir. Muhammed’in dini değil, Allah’ın dinidir. Yeryüzünde hiçbir kitap kalmasa ve bir afet tufan olsa, dünya düzeni yeniden başlasa ve bir yerden kuran bulunsa, ona bakarak peygamberin hayatını yazmak mümkün değildir. Kur’an’da Allah’tan başka bir şey yoktur. Dolayısıyla bu dine çağırırken etrafta, İslam’ın geldiği çağda etrafta var olan toplulukları muhatap alıyor Kur’an’ı Kerim. Yahudiler var, Hristiyanlar var Mekke Medine civarında. Müşrikler, paganlar var. Bunlardan ehli kitap olanlara diyor ki; “Size hakikat geldi, ama siz dine din kattınız” Kur’an ayetlerinde der ki; dinde zorlama yoktur, Allah sizin için dinde zorluk istemez. İşte bu da hayata bakışla ve duruşla ilgili. Din eğitimcileri, din görevlileri bu prensipleri düsturları öne çıkarmalılar diye düşünüyorum. Mesela bir diğeri de dinin kolaylığı öne çıkarışı; Allah sizin için zorluk istemez diyor.

ALLAH KOLAYLIK DİLERKEN, İNSANLAR NEDEN ZORLAŞTIRIYOR?

Sizin zamanla ve aşırılıkla ilgili sözlerinizi düşününce, çağımızda bu nizama uygun yetiştirdiğimiz gençler çok da mutlu olmaz gibi geliyor.

Bununla ilgili başka bir din eğitimi gayesi söyleyeyim, çok çarpıcıdır o ayette; Allah size mutsuz olasınız diye kitap göndermedi. Böyle depresyona girin diye din gelmedi diyor. Kendi kendinize dinden bunalım çıkarıyorsunuz diyor. “Siz mutsuz olasınız diye din göndermedim” diyor. Uluslararası ortamlarda mutluluk temalı konferanslar veriyorum. Geçenlerde Bükreş’te “İslam ve Budizm’de mutluluk” temalı konferans verdim, çok da ilgi gördü. Allah kolaylık dilerken insanlar neden zorlaştırırlar? Bunlar ölçü alınarak din meselesi anlatılmalı. Din, mutsuz etmek için gönderilmiş kurallar manzumesi bütünü değildir. Bunların anlatılması lazım. Müslümanlar “Din! Din! Din!” diyerek konuşmamalı, “İnsan! İnsan! İnsan!” diyerek konuşmalı, çünkü din, ‘insan’ diyor, öyle söylüyor. Kur’an’daki temel konular yani tevhid, nübüvvet, adalet temaları, neticede insanı ıslah, yeryüzünü istimar gayesine müteveccihtir. İnsanlar şu an gerçekten ‘din yorgunu’ olmakla kalmadılar, eğer dini hakikatları, Yahudiler ve Hristiyanlar gibi farklı yönlerde insanların ‘zorluk’ olarak anlayacakları mahiyet ve dilde ifade eder ve konuşursanız, dini rıza-i ilahinin ötesinde ‘abartmış’ olursunuz ve buna ‘dine din katmak’ denir ki, Kur’an-ı Kerim, Yahudilerde bunları eleştiriyor. Bu yorgunluk ve vahyin tayin ettiği ‘kolaylık’ sınırlarının ötesinde abartı, ilahiyat hocası olarak bizlerde de var öğrencilerimiz olarak sizlerde de var. Piyasadaki popüler vaizlerin dilinde ise daha fazla var. Slogan ve hamaset aldı başını gidiyor. Sonuçta, kendi ‘müşteri/mürid/muhibban’ kitlesinden başkasına hitab edemeyen, kişilik kültleri ya da aşiret cemaat ya da tarikatları zuhrediyor. Bazıları da kendi mizacına tercihlerine uygun olan ‘kült’ü seçip öteki ‘kült’e yumruk sallıyor havada. İlmi ciddiyet ve usuller belirleyici değil. Malumatfüruşluk ve takva diye sunulan enaniyet yarışı ortaya çıkıyor. Unutmamalıyız ki, Kur’an, “Biz, Kur’an’ı sana, eziyet çekesin diye indirmedik.- Mâ enzelnâ aleykel-Kur’âne li-teşkâ”(Taha 20: 2) Keza, “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.Yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra”(Bakara: 185) buyuruyor. Ona göre hareket etmeliyiz. Şunu da unutmamalıyız: Vicdanlarına ulaşamadığınız insanların ahkâmınıza/dini kurallarınıza uymasını bekleyemezsiniz. ‘Vicdanlara hitap’ etmeyi öne almamız gerektiğini söyleyebilirim.  Bunu yaparken de Kur’ân’ın dilinin beşer düzeyinde ‘iman-küfür diyalektiği’nden ziyade değil ‘zulüm-adalet diyalektiği’ni vurguladığını hatırlamalıyız. Bunu başarabilmek için bence imanın estetize edilmesi gerekir. Sanatla buluşan iman. Güzel iman. Tahsiniyyat buna dairdir. Müslümanlar nicedir sanatta öncülüğü de kaybettiler. İhsan diyen, cemalullah diyen, tezyinat diyenlerin nicedir sanattan behresi yok. İmanımızı yeniden sanatla buluşturmak gayemiz olmalı.

Öğrencileriniz mezun olduktan sonra bir takım sorularla dönüyorlar diyorsunuz. Gençler güncel sorunlara karşı donanımlı bir eğitim alabiliyor mu?

Eğitim fakültelerinin müfredatları YÖK tarafından yenileniyor sanırım. İlahiyat fakültelerindeki müfredatsa hocalar tarafından sıkça yenileniyor. Çünkü dinle ilgili güncel fıkhi sorular sık sorulduğu için yenileme yönünde bir yaklaşımımız var. Biraz hocaların özverisine kalıyor tabii. Ama genel olarak ilahiyat fakülteleri güncelle daha alakalı demek mümkün. Çünkü daha sık ve güncel sorular soruluyor, bu nedenle kendimizi güncel tutmak zorundayız.

“Hristiyan öğrencim var, Brezilyalı, Hristiyan ilahiyatı okumuş. Ne derslerde ne de fakültede ayrımcılığa uğradığını ne ben gördüm ne de kendisi söyledi. Kimse kötü gözle bakmıyor, ayrımcılık yapmıyor. Kimse Hristiyanlıkla ilgili kötü bir çift söz söylemiyor. Buna karşılık Müslüman öğrenciler doğdukları ülkede bile, bir eğitim kurumu ya da işyerine gittiklerinde sık oranda İslamofobik nefret söylemiyle karşılaşıyorlar.”

 AGİT’te Müslümanlara karşı nefret suçları ve ayrımcılıklarla mücadele için Özel Temsilci görevinizden dolayı Müslümanların dünyanın her yerinde yaşadığı sorunları inceleme, gözlemci olarak aktarma durumundasınız. Müslüman öğrencilerin uluslararası alanda eğitim sorunları nelerdir?

Benim yüksek lisans dersime gelen Hristiyan öğrencim var, Brezilyalı, Hristiyan ilahiyatı okumuş. Ne derslerde ne de fakültede ayrımcılığa uğradığını ne ben gördüm ne de kendisi söyledi. Kimse kötü gözle bakmıyor, ayrımcılık yapmıyor. Kimse Hristiyanlıkla ilgili kötü bir çift söz söylemiyor. Buna karşılık Müslüman öğrenciler doğdukları ülkede bile, bir eğitim kurumu ya da işyerine gittiklerinde sık oranda İslamofobik nefret söylemiyle karşılaşıyorlar. Bu nerede oluyor? Özgürlük ve demokrasiyi inşa ettiklerini söyleyen orta ve batı Avrupa toplumlarında, ve özgürlük diyarı Amerika’da oluyor. İslamofobik ayrımcılıkla 1996’da İngiltere’de doktora öğrenciliğimden beri ilgileniyorum. “Şeytan Ayetleri” diye bir kitap yazmıştı o zaman Selman Rüşdi diye birisi. Kitap “İslam’ı eleştiriyor, alegorik post modern romandır” diye savunuldu. Oysa kitap peygamberimize ve eşlerine İngilizce en galiz küfürlerle dolu bir kitap, kimse okumadığı için bilmiyor. Sanıyorlar ki eleştiri var ve Müslümanlar da buna tahammül edemiyorlar. 20 yıl evvel bu böyleydi ve batı uygarlığı İslam’a yönelik bu hakareti savundu. 2018’e geldik, durum daha vahim. Bir sürü İslamofobik network var, online yayınlar var, İslamofobi Batı’da merkez siyasete yerleşti. Müslümanların yaşam alanına yönelik müthiş nefret söylemi yayıldı.

Paris’te Şanzeli’deki lüks lokantalarda yenilen yarı pişmiş bonfileler ağaçta mı yetişiyor? Bu, mesela helal olana dini olana nefretin temelinde ne var sizce?  

Bunun kaynağının batıya yönelik terör eylemi olduğu söyleniyor ama, DAEŞ bitti, IŞİD bitti sayılır ama İslamofobik nefret bitmedi. Hani terör kaynaklıydı? İslamofobik nefret bir ırkçılık türü olarak 11 Eylül’de falan da başlamadı, çok daha eski. Siyaseten aşırı sağa kayıyor orta ve batı Avrupa siyaseti. Onların bu Nazi benzeri siyasi yapısı içinde, çok kültürlülüğe sıcak bakılmıyor, bu yaklaşım, marjinalden merkeze yöneliyor. Bir kültür coğrafyası düşünün ki başkenti Varşova’da her sene bağımsızlık günü kutlamalarında yürüyüş yapılıyor ve dev bir poster taşıyorlar. Truva atı, üstünde İslam yazıyor ve kapısından IŞİD görünümlü elinde bomba olan bir terörist çıkıyor. Müslümanlar, göç/iltica olgusuyla da karıştırılarak Avrupa’ya sızan Truva atı olarak görülüyor. Bir ülke düşünün –Belçika- helal ve koşer kesimi yasaklıyor. Sanki Paris’te Şanzeli’deki lüks lokantalarda yenilen yarı pişmiş bonfileler ağaçta yetişiyor. Bir ülke düşünün ki, -Slovakya (Katolik)- başbakanı mecliste geçen sene “İslamlaşma kebapla başlar ve yayılır, o yüzden şimdiden tedbir almalıyız” diyebiliyor. Her halde şakadır diyorsunuz ama gerçek çıkıyor. Batıda, sistematik olarak işlenen, eğitim süreçlerinde işlenen, siyasi kültürle, popülist söylemlerle desteklenen net bir İslamofobik kültür var. Bu konu uzun. Nitelikli kadrolarla mücadele edilebilir ancak. Slogan atarak, hamasetle değil. Kişilerin siyasete basamak yapmak için kullandıkları dernek ya da vakıflarla da değil… gerçek STK’larla ancak.

Dünyanın âkil insanları, Cevdet Paşa’nın Mecelle’nin birinci maddesinde hukuk tarifinde ifade ettiği gibi, ‘emr-i temeddün’ün yani medeni toplum inşasının pâyidâr olması için güç birliği yapmalıdır. Sivil toplum inşası denilen şey de aslında budur. En ideal sivil toplum da İslam’ın öngördüğü bir toplumdur. Sorun şu ki, İslam’la doğuştan müşerref olmuş olanlar meseleye ulus devlet, aşiret, tarikat ve cemaat sınırlarında bakmaya devam ettiği müddetçe ‘emr-i temeddün’ gerçekleşmeyecektir.

 

Doç. Dr. Bülent Şenay’ın alıntı yapmış olduğu Ahmet Haşim’in yazdığı MÜSLÜMAN SAATİ tam metni:

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler.

        Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi. Güneş saatinin adetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski saat” haline gelişi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı sonu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi.

        Bu Müslüman’ın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhum bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve gösterişli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği geçim şekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıstırap çekenlerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî anlamı veren o muhayyirü’l-ukul mimârîyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının bitmemiş eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.

        Şimdi heyhat, eski “saat”le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor.

        Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.