Son Dakika

Okur Yazar Anne: “Çocuklarla üretmek, bakış açısı kazandırır”

Çocuk kitapları yazarı ve BİLSEM sınıf öğretmeni Öznur Çolakoğlu Cam ile öğretmen ve yazar kimliği üzerine konuştuk. Cam, çocuk kitabı yazmanın ne kadar titiz bir çalışma gerektirdiğini şu sözlerle anlattı: “Kitap yazan insanların biraz daha formasyon bilgisinin olması,  çocuklarla bir arada olmalarını önemsiyorum. Bu sahada olmayan insanlar da kitaplar yazıyor. Hatta bazıları çok da güzel oluyor ama her zaman da olmayabiliyor. Şunu ayırt etmemiz gerek, çocuklarla birlikte olan, onlarla üreten, onların her anına şahit olan bir eğitimcinin bakışı çok daha farklı oluyor.”

 

Söyleşi: Canan GÜLEÇ

 

 

Sosyal medyada “okuryazaranne” adıyla paylaşımlarınız takip ediliyor, BİLSEM öğretmeni ve yazarsınız. Kimdir Öznur Çolakoğlu Cam?

1981 yılında Bursa’da doğdum. Güneşin, 23 Nisan’ı kutlayan çocukların tebessümlerine öpücükler kondurduğu bir sabah dünyaya gelmişim. Annem hep anlatır, hastanenin penceresinden yoldan geçen bando takımını seyrediyormuş, ameliyattan çıkmış, “Bando takımı geçerken doğdun” diye söyler. Çocukken doğum günü kutlamak istediğimde hiç arkadaş bulamazdım, herkes ya ailesiyle pikniğe giderdi ya da başka programı olurdu. Anne ve babamın da beni avutma şekli şuydu; “Senin doğum gününü dünya kutluyor baksana.”

Çocukluğunuza dair konuşurken tatlı bir heyecan var üzerinizde. Sizin için çocukluk hayat içerisinde ne kadar önemli?

Özgeçmişlerde doğdu- büyüdü, şurada okudu diye yazılır. Ben çocukluğumu da anlatıyorum mutlaka. 39 yıllık hayatımda ben nasıl bir çocuktum, çocukken neler yaşadım anlatıyorum. Çok hareketli bir çocuktum, annem hep der ki, “Erkek çocukları hareketli diye bilirdik de sen doğduktan sonra hiç aramadık.” Dizlerimde izler, dikişler, ormanda kaybolmalar gibi yüreği ağzında bir ebeveynlik yaşatmışım aileme. Ben bunları üretkenliğime veriyorum, üretmeyi hep sevmiştim.

 

Ürettiğiniz en eski yıllar hangi yaşlardı?

Ben ilkokuldayken bile yazardım ve çizerdim. Evimize katıldığım yarışmaların başarı belgeleri gelirdi, ulusal bir gazetede yazım yayınlanmıştı. Bunlar beni çok motive ederdi. Düzenli günlük yazardım, hatta şimdi okudukça “ah!” diyorum, “Ne çocukça şeylere dertlenmişim.” O kadar basit şeylere dertlenmişim, ama iyi ki de vakit ayırıp yazmışım.

 

Çocukken sizi üretmeye teşvik eden etkiler nelerdi?

Çocukluğumda yazları gittiğimiz denize nazır tepede birçok şeyden mahrum bir köy evi vardı.  Teknolojiden uzak ve bir başıma zamanlarım oldu orada. Çocukluğumda çok itiraz ettiğimi hatırlıyorum, “N’olur gitmeyelim” diye. Şimdi düşünüyorum da; çalışıp bir şeyler üretmeme kapı aralamış o kendimle baş başa kalmalarım. Denizi seyrederken müzik dinlemek klasik müzik zevkimi geliştirmiş, gördüğüm algıladığım o dünyayı tablolara aktarmak benim resim zevkimi çok geliştirmiş, 2005 yılında Konak Kültürevi’nde karma yağlıboya resim sergisi açmıştık arkadaşlarımla. Müzik alanında da lisedeyken koromuzla Bursa 2.si olmuştuk.

 

Şimdilerde de sosyal medya hesabınızdaki paylaşımlarla dikkat çekiyorsunuz…

Resim müzik edebiyat, üretkenliğimizi ve üretebilme becerimizi kullanabildiğimiz her alan benim hayatımda çok özel yere sahip oldular. Şimdi teknolojik üretkenlik var. Sosyal medyada düzgün bir içerik oluşturmak da üretkenliktir. Bu anlamda insanlara faydalı içerik hazırlamayı önemsiyorum. Kızımın doğumuyla birlikte açtığım bir instagram hesabım var. Anne, yazar, eğitmen ve veli yanımla eğitime dair yaşadıklarımı ve anlatmak istediklerimi oradan aktarmaya çalışıyorum. “hayalimdebirokul” var etiketi ile yıllarca eğitime dair hayallerimi topladım ve o hayallerimi sınıflarımda hep var etme çabam oldu.

 

Öğretmen-veli tarafı da olan bir yazar olarak kaleme aldığınız kitaplarınızı konuşalım; hangi yaş grubu için neler yazmıştınız?

Yazın hayatına gelecek olursak, ben sürekli yazdım, hep bir şeyler yazdım. 2005’te karakalem dergisine yazıyordum. 2002de ilk kişisel web sayfamı açtım. Blogların olmadığı, farklı programları kendim öğrenerek ilk web sitemi açmıştım, iyi ki de açmışım, ne çok şey katmış bana. Kitaplar yazmaya başladım ve ne yapabilirim diyordum yazmak ve ötesine geçmek için. O sırada Metin Karabaşoğlu’ndan bir teklif geldi, “Ben artık Nesil Çocuk Yayınlarındayım ve kitabın varsa değerlendirelim mi?” Tam da isabet olmuştu, ilk gençlik romanım Ruhun Kelebek Kanatları Genç Nesil’den çıktı. Bunu Denizin Düşleri adlı 5 kitaplık fen teknoloji konularını eğlenceli bir şekilde anlattığım seri kitabım takip etti. Sonra Hayy kitaptan, Ertuğrul Kahraman Lazım Dediler Geldik ve devamında yazdığım “Ertuğrul2, Kötü Söz Söylemeyi Kim İster ki?” isimli iki kitabım var. Ertuğrul adından dolayı tarihi bir içerik olduğunu sananlar oluyor. Hayır, Ertuğrul günümüzde yaşayan çok sıradan hepimizin çevresinde rastladığı bir çocuk. Geçmişte yaşamıyor, geçmişten günümüze doğaüstü bir olayla gelmiyor ama adil olmaya çalışıyor. Mesela kitapta şöyle bir kurgu var, Ertuğrul bir haksızlığa şahit oluyor. Yakın arkadaşı Ahmet sınıfa girerken bir kız öğrencinin saçını çekiyor. Sınıfın yaramazı olarak Kamil mimlendiği için herkes onu suçluyor. Ama Ertuğrul yakın arkadaşı Ahmet’in yaptığını gördü. Çok ikilemde kalıyor fakat doğruları biliyorken susmak kahramana yakışmaz diyor ve parmağını kaldırıp öğretmenim ben bütün doğruları gördüm, durum böyle oldu diye anlatıyor. Doğruyu bilirken susmamak gerektiğini kendi iç muhasebesi ile sağlıyor. Son kitabım da okul öncesi çocuklarına yönelik, hepsi çocuk yayınlarından çıktı. Süper Karınca, bu kitapta da, çocuklara farklı değerleri eğlendirirken kazandırmayı ve sorgulamalarını sağlamayı amaçladım.

 

Yeni bir kitap hazırlığınız var mı? Bu defa ne tür bir içerik olacak?

Yeni kitap Timaş yayınlarından çıkacak, bilimle ilgili içeriği var, eğlence ve aksiyonu bol bir kitap. Bu defa Ertuğrul olmayacak, bambaşka bir içerik. Çocuklara hem kahkaha attıracak hem de şaşırtıcı bilgiler fark etmesini kazanmasını sağlayacak.

 

ÇOCUK YAZARLARININ FORMASYON BİLGİSİ OLMALI MI?

Yazarken karakterlerinizi oluşturmada nelere dikkat ediyorsunuz?

Benim kitaplarımda genel olarak karakterlerimin hepsi dünyayı ve hayatı seven barışık çocuklar. Hayata dair tepkili, öfleyip püfleyen çocuk karakterlerden ben hem eğitimci hem de bir anne olarak yoruldum. Kitap yazan insanların biraz daha formasyon bilgisinin olması,  çocuklarla bir arada olmalarını önemsiyorum. Bu sahada olmayan insanlar da kitaplar yazıyor. Hatta bazıları çok da güzel oluyor ama her zaman da olmayabiliyor. Şunu ayırt etmemiz gerek, çocuklarla birlikte olan, onlarla üreten, onların her anına şahit olan bir eğitimcinin bakışı çok daha farklı oluyor.

 

Sizin dikkatinizi çeken böyle yanlış yayın ve yapımlar var mı?

Geçenlerde çocuklar arasında çok popüler bir dizi seyrediyoruz. Çocuk oyuncuya öyle bir poz verdirmişler ki 28 yaşında bir yetişkinin pozu. Ağaya sağ yanını dayayıp diğer elini de beline koymuş bir artistik duruş. Çocuk ağaca sırtını dayar, çömelip oturur, ama öyle durmaz. Bu projede hiç mi pedagojik formasyon eğitimi alan biri uyarmadı diye düşündüm. Bu sahneler sadece film ve dizilerde değil kitaplarda da oluyor. Yazmak üretmek çok güzel bir şey ama herkesin yazdığı ortaya koyduğu ürün aynı mıdır, onu iyi değerlendirmek gerekir.

 

Çocuklarla bir arada olmak, yazılarınıza nasıl yansıyor?

Ben çocuklar için içerik üretmeyi çok seviyorum. Zaten sınıf öğretmeniyim. 7-11 yaş arası çocuklarla birlikteyim. Onların sınıf kitaplığını çok seçerek oluştururum. Her yayınevi, her yazar, her kitap giremez. Bağış bile gelse ayıkladıklarım olur. Bazı yayınevleri ve bazı kitapların çok art niyetli yayın içerikleri ürettiklerine her gün şahit oluyoruz. Bu anlamda ben sınıf kitaplığımda çocuğa değer katmayacak kitapların olmasını istemem. Sınıf kitaplığımdaki kitaplar çocuklar arasında el değiştirirken bazı kitapların kapış kapış okunduğunu fark ediyorum. Oradaki dinamiği yakalamak, çocuğa neyin hitap ettiğini keşfetmek benim kitap yazarken izlediğim yol haritam oluyor.

 

Çocuk okurlar nasıl kitaplardan hoşlanıyor? Neleri okumayı seviyorlar?

Genel olarak gözlemlediğim şu, çocuklar monolog kitaplardan hoşlanmıyor. Kahramanın sürekli başından geçenleri anlattığı kitaplar onları çekmiyor. İçinde muhakkak diyalogların olduğu kitapları tercih ediyorlar, o zaman metin daha hareketli hale geliyor. O yüzden monologtan uzak duran diyaloglu dinamik metinlerin çocukların ruhunu yakaladığını düşünüyorum. Çünkü çocuklarımız da çok dinamik. Günümüz çağı çocukları artık Z kuşağı, öyle hızlılar, öyle akıllı ve enerjikler ki; çocuklara dair bazı yaftalar vardır şımarık, uslu durmuyor gibi hareketli gibi, bu yaftaların çok haksız olduğunu düşünüyorum, bu çağın çocuğu zaten böyle olacak, böyle olmazsa tuhaflık var demektir. Asıl önemli olan biz bu çağın eğitmenleri ve öğretmenleri olarak bu çağın çocuklarına ne yapıyoruz, onların enerjisini doğru kanalize edebiliyor muyuz?

 

Kitaplarınıza taşıdığınız bu gözlemlerinizi BİLSEM’deki sınıfınıza nasıl yansıtıyorsunuz?

Mesela benim sınıfımda demokratik bir yapı var her zaman. Çocuklar saygı çerçevesinde fikirlerini rahatlıkla söyleyebilir . Sınıfımızdaki bay ve bayan tuvalet ile kendi ihtiyaçlarını kendi istedikleri zamanda kullanıyorlar. Yine atölyemde farklı öğrenme alanları var. Bir etkinliği hep birlikte çalışırken bazı çocuklar çok hızlı tamamlayabiliyor. O zaman serbest tasarım alanına geçiyorlar, lego duvarını kullanabilir, parkur köşemizde bilye yuvarlama, kutu oyunları köşemizde farklı oyunlar ya da özgürce okuma yapmak istiyorsa yerde okumalarını yapıyorlar. Biz çember olarak genelde başlıyoruz derse, çember olarak tamamlıyoruz. Sınıfımızın sıra tasarımları da çember olacak şekilde tasarlandı. Felsefe atölyesinde de çember olarak ilerliyoruz. Felsefe de son zamanlarda benim de çocuklarla çalışmaktan çok keyif aldığım bir alan. Çok hoşuma giden bir ifade var, atölyeme gelen çocuklarım öğretmenim yine nasıl yakacaksınız beynimiz. Ben de onlara beynin pişmesinden hiç korkmayın, yeter ki çiğ kalmasın diyorum.

 

Z KUŞAĞI 2 FARKLI İŞİ AYNI ANDA YAPABİLİYOR

Öğrencilerinize dair gözlemlerinizi paylaşırken “günümüz çocuğu” tanımını kullanıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? Günümüz çoğunu neden farklı?

Çocukların ruhunu yakalayabilmek, hele günümüz çocuklarının o bitmeyen dinamiklerini doğru kanalize edebilmeyi çok önemsiyorum. Özellikle belirtmek istiyorum, bu çocuklar genel olarak sezeryanla dünyaya geliyorlar, daha anne karnında beslenme takviyeleri alıyorlar, doğduktan sonra takviyelerle daha fazla uyarana maruz kalıyorlar. Bu zaman zaman olumsuz katkılarını görsek de genelde onların gelişimine olumlu katkı sağlıyor. Çocukların ilk 3 yaş tamamen dijital içerikten uzak tutulmasından yanayım. Bu kadar zengin uyaranla karşılaşan çocukların böyle olması çok doğal. Yeter ki biz 21. Yüzyıl eğitmenleri olarak bunun farkında olalım. Halen anne babalarımızın çağındaki gibi öğretmenlik yapmanın mümkün olmadığının farkına varalım. Z kuşağı 2 farklı işi aynı anda yapabiliyor. Z kuşağı elinde rubik küp çözerken konuşulanı da dinleyebiliyor. Önün deki bir kağıda resim yaparken etrafını da algılayabiliyor. Bu çocuklara, bırak elindeki işi bana bak dinle demek çok yanlış. O çocukları doğru anlayabilmek, enerjisini doğru yöne kanalize edebilmek, potansiyellerini ortaya çıkarabilmek bir eğitmenin en büyük vazifesidir.

 

Günümüz öğretmeninin sorumluluklarından bahsederken, geçmişteki öğretmen hatalarını da konuşalım mı?

Sosyal medyadan bana eğitim anılarına dair inanılmaz paylaşımlar ulaşıyor. Bir arkadaşım bana ilkokulda 60 kişilik sınıfta okuduğunu, 2 yıl boyunca öğretmenden sadece dayak yediğini, parmak kaldırıp lavaboya gitme izni dahi isteyemezdik, sadece başımı önüme eğerdim ki bugün göz göze gelmeyeyim beni dövmesin diye. Çünkü 60 kişiden her gün birini seçer ve sağlam bir dayak atardı. 2 yıl boyunca sadece bunu yaşadık. 3. Sınıfa geldiğimde halen okuma yazmayı ve temel matematik kavramlarını bilmiyordum. Korkunç bir durum bu. Çok şükür şimdi hem velilerimiz daha bilinçli hem de eğitmenlerimiz çok gayretli. Öğretmenlerimiz değişime, yeniliğe çok açık. Seminer dönemlerinde güzel eğitim içerikleri düzenlenebiliyor. Ben şöyle düşünüyorum, bu eğitimlerde gönüllülük esas olmalı, zorla dikte etmek başarı getirmeyecektir. Seminer dönemleri eğitimler belirlenip öğretmenlere de bunlar arasından seçmesi söylenebilir. Hangi kurumun o alandaki eğitimini kendine uygun buluyorsa öğretmen de orayı tercih eder. Bu uygulama için eğitim alanında iyi bir özel kurumdan destek de alınabilir. Tüm Türkiye’deki öğretmenler için. O kurumlarla yola devam edilebilir. Mezun olan öğretmenler için okullarda hatta özel okullarda 1 yıl staj şartı olmalı diye düşünüyorum. Özel okullardaki çalışma koşulları daha tempolu ve zordur. Genç öğretmen burada veli iletişimini, sorunların çözümünü farklı bir deneyimle gözlemleyebilecektir. Öğretmen atamalarında da KPSS yerine bu staj sürecine dair öğretmenin niteliğiyle ilgili gözlemler kullanılır. Bence o zaman çok daha güzel bir geleceğin bizi beklediğini söyleyebilirim.

 

 

TEST ÇÖZEREK BİLSEM KAZANILIR MI?

BİLSEM’e seçilmek de öğrenciler için yeni bir yarış halini aldı ne yazık ki; bu konuda sizin düşünceniz nedir? BİLSEM sınavına hazırlık için test kitapları araştıran velilere öneriniz ne olur?

BİLSEM hazırlık kitapları ve süreçle ilgili onlarca soru geliyor. Şöyle düşünüyorum, bilsem bir süreç, bunun hazırlığı 1 yılda olamaz. Bunun hazırlığı genetik faktörlerle beraber velinin çocuğa yaklaşımıyla çok ilgili. Eğer veli erken çocukluk dediğimiz 0-3 yaş grubunda çocuğuna zengin bir yaşam becerisi kazandırdıysa, çocuğun çevresini keşfetmesini sağladıysa bu zengin yaşam becerisidir. BİLSEM çocuğa test kitabı çalıştıralım ve hadi girsin denecek bir süreç değil. Bir kere çocuk genetik olarak IQ’sunun bebeklik döneminde ayrılabilir düzeyde farklı olması, çevresine karşı duyarlı olması, burada özel yetenekli çocukların daha bebeklik döneminden kendilerini fark ettirdiği bazı spesifik özellikleri var. Erken konuşma, yürüme, daha duyarlı olma, kendini daha güzel ifade edebilmek gibi. Birçok farklı yetenek ve özellikleri var: çocuğa hiçbir şey öğretmiyorsunuz, kendi kendine televizyondaki alt yazıları okuyabiliyor. Bu tarz çocuklar zaten bir şekilde kendini gösterip BİLSEM’e geliyor. Üzerinde çok baskı oluşturularak BİLSEM’e gelen çocuklar burada sıkılıyorlar.

Çocuğu akademik bir sıkıntıya sokmadan, ama yeteneklerini de geliştirecek neler yapmak gerekir?

Kutu oyunlarını bu anlamda değerli görüyorum. Onlar hazırlık seti gibi değiller. Bunlar çocukların zihnini daha çok açacaktır ve tabii faydalı olacaktır ama çocukların üzerinde zaten oldukça fazla baskı var. Bir de BİLSEM baskısıyla boğmamak lazım diye düşünüyorum. Devletin özel yetenekli çocuklar için oluşturduğu önemli adımlardan biri BİLSEM, daha da geliştirileceğini düşünüyorum. Çocuğa zengin yaşam becerisi, evde demokratik bir ortam sağlandığında zaten o kendi yolunu bulacaktır diye düşünüyorum.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.