Son Dakika

Felsefe ve edebiyat bağlamında çocuklar

BELGİN ÖNAL

“Haydi, sor çocuğum sor! İstediğin kadar cesurca sor, ben yanıt vereceğim. Bir insan için bilmemek sormaktan daha kötüdür. Çok soran insan çok şeyi anlayabilir ancak. Yalnızca çok şeyi anlayan biri adil bir insan olabilir.” Stefan Zweig, Gömülü Şamdan kitabında felsefenin en can alıcı noktalarına değinir. Her insan kendi çağının vicdanını taşır. O sorumlulukla yaşar. Yaşamalıdır. Çünkü yapıp ettikleriyle çağını yaratan insan eylemleri ve seçimleridir.

Yaşamak bir anlamda kendi kendimizden bir “Ben” yaratabilmek demektir. Var olmanın en önemli kısmı “İnsan nasıl düşünmeli ve eylemelidir?”  sorusunu içerir. Bilebilen, gülebilen, yazı yazabilen, konuşabilen, düşünebilen, okuyabilen, bilmek isteyen varlığız. Merak ediyoruz, bilmeye ihtiyacımız var çünkü sorularla dolu bir dünyaya doğmuşuz.  Doğa ve biz baş başayız. Var oluşumuzdan bu güne değin tüm yaşam olanaklarımız kendi aklımız ve yaratıcılığımızın sonucu. Çünkü yaşamak için, doğayla, ölümle, hastalık ve kederle mücadele etmek için başka seçeneğimiz yok. Neden var olduğumuzu, nasıl yaşamamız gerektiğini, özgür ve adil olmanın ne anlama geldiğini bilmek istiyoruz. Bunun için felsefe yapıyoruz. Doğru düşünme ve değerlendirme bizi doğru eyleme götürür. Bütün bu kavramların bilgisi hazır değil. Kendi aklımız, sezgimiz, deneyimlerimiz iş birliği içinde bilmeyi severek ve onu bulmayı umarak yürüyoruz. Yürümeliyiz çünkü insan olmanın başka bir biçimi yok.

Sormayan insan kendisiyle, başkalarıyla, doğayla bağını koparıyordur. Sormak bağ kurmaktır bir anlamda. Ama insan aynı zamanda zarar verebilen, kötülük yapabilen, bile isteye zarar da verebilen bir varlıktır. Sorun da buradadır. Ölümle yaşam gibi iyilikle kötülük de bir aradadır.

Bilmek her zaman olumlu kavramları barındırmaz. Kötünün bilgisine de ihtiyacımız vardır iyiyi kavrayabilmemiz için. Ölüm yaşamı, çirkinlik güzelliği nasıl tanımlıyorsa pek çok kavram da böyledir. Felsefe bu açıdan bakıldığında pek çok düşünce çeşitliliği barındırmasından dolayı karmaşık gibi görülebilir. Oysaki bu görme zenginliği kazandırır insana. Görünenin ardında saklı olana böyle varabiliriz, görünmeyen düşünülenlerin özüne bu yolla ulaşabiliriz. Yaşadığı çağın ruhuyla hareket etse de insan, bazen o gücü kendinde bulup kendi patikasını yaratabilme, aklını kullanabilme cesareti gösterebilmelidir. Sorgulayan, düşünen, bilmeyi seven insanlar olarak yaşamanın ne denli önemli olduğunun farkına felsefenin ve onun kardeşi edebiyatın vazgeçilmezlerimiz olduğunu görebilmeliyiz. Dil ve felsefe bağlamında edebiyatla akrabalığımız hemen ortaya çıkıyor. Dil dünyayı resmederken, anlamlandırırken körleşmeden bakabiliyoruz kendimize ve evrene. Başarabiliyorsak en soylu becerimiz bu olsa gerek.

Oysa tanımlarken çocuklarımıza diploma, akademik ve ekonomik başarı olarak öğretiyoruz. Etik değerlerle donanmış, aldığı kararları sorgulayan, sonuçlarını öngörebilen ve sorumluluk alabilen, içinde yaşadığı evrendeki tüm varlıklarla sevgiyle yaşayan, eşit bölüşüm ve paylaşımı öğrenmişliği bir başarı ölçütü olarak dahi görmüyoruz biz yetişkinler ne yazık ki.

Oysa çocuklarımızla aynı dünyada yaşıyoruz. Benzer kederler ve sevinçlerle yoğruluyoruz. Onların bizim anladığımız (!) şeyleri anlayamayacaklarını düşünerek haksızlık ediyoruz. İnsan ufağı görüp belki yetersiz olacaklarını düşünerek onları küçümser, farkında olmaz zannederek ne kadar da yanılıyoruz. Büyükler gibi bukalemun renklerine dönüşmeyi öğrenmeden, felsefenin zor ama insan özünü koruma çabasında yol alsın istiyorum çocuklarımız. Ölümle acıyla, ayrılıkla, hastalıkla nasıl insanca mücadele edeceklerini bilsinler istiyorum. İnsan olmadan hayat olur mu hiç? İnsan olsunlar istiyorum. Bir kirpiğin diğerine değmesi kadar kısa bir ömürde kocaman yürekler taşısınlar istiyorum.

Edebi metinler üzerinde çalışırken hep savunduğum çocuklar için ayrı bir edebiyat olmaması gerektiği. Çocuklara özel acı mı var bu dünyada? Ya da çocuklara göre farklı ölümler?  Sevinçlerimiz başkadır belki onlardan. Biz bir uçurtmayı gökyüzünde unutmuş, bayramlık ayakkabılarını kapı eşiğinde bırakmış, sevincin yerini yeni model arabalar, marka giysiler ve birbirimizin tepesine basarak yükseldiğimiz kariyerle değiş tokuş yapmış yetişkinleriniz nede olsa. Öyle yalınlıkta neşelere uzağız. Bilmenin peşinde çocuksu bir merakla koşmayı, felsefe yapmayı gerilerde bırakmış büyükleriz biz. Yarattığımız dünyaya bakılırsa pek de başarışı olduğumuz söylenemez aslında.

Aynı hayatı herkes kendi omuz yükü kadar taşıyor payına ne düşerse. Felsefe ve edebiyat o yükün nasıl onurluca, nasıl başkasına zarar vermeden, değerleri yok etmeden yaşamamız gerektiğini sorgulattığı için kıymetli. Değerli eylem olanaklarını gösterdiği, yeni karakterlerle tanışma şansı tanıdığı, yazarlarla onları okurken bir anlamda sohbet etme fırsatı yarattığı, bilmediği yaşamlarla yüzleştiği için vazgeçilmezler.

Felsefe öğretmeni olarak onların özgür, henüz büyüyerek bozulmamış ruhlarının olduğu gibi korunması için, felsefe kavramlarının edebi metinlerin içine gizlenmiş öyküleri çok önemsiyorum. Çocuklarla Felsefe çalışmaları yaparken güçlü kalemlerden çıkmış o güzel öykülerle keyifle yol alıyoruz. Önceliğim Türk yazarlar olsa da bazı öyküler öylesine felsefeyle dolu oluyor ki onları da çocuklarla buluşturmayı seviyorum.  Örneğin Sait Faik, Orhan Kemal öyküleri okurken çocukların yaratıcı yorumlarını işitmelisiniz. Dünyaya bakışlarını oluştururken bir yazarın yoksulluğu anlatışındaki ustalığı karşısında çocukların insan haklarıyla kurduğu bağı görmelisiniz. Bize unuttuğumuz çocukluğumuzu hatırlattıkları için ben onlara minnettarım. Edebi Metinler Üzerinden Felsefe çalışmaları yaparken çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim. En başında biz yetişkinlerin o çok övündüğümüz dünyamızdaki boşlukları, hataları özgürce ifade edecek cesaret ve sorgulamayı yapabildikleri, bozulmamış ruhlarını masumiyetle ortaya serdikleri için onlara çok şey borçluyum.

Her şeyi yaşamaya yetmeyecek ömür de, bizimkinden başka “ ben”lerle ve onların kıymetli yaşam örnekleriyle karşılaşmak elimizde hiçbir hayat bilgisi olmayan hepimiz, özellikle çocuklar için büyük şanstır. Olası bütün yaşantıların saklandığı yer edebi metinlerdir.  .

İyi bir metin sadece bizi oyalayan, eğlendiren değil; yaşamın yansıması olan, düşündüren, olayların derin anlamlarını kavramamızı sağlayan metinlerdir.

Ustalıkla üstü örtük verdiği kavramların örtüsünü kaldırma hissi yaratanlar yüreğimizde zamansız yerlerini alan yazarlardır. Göz bağlayıcı birer sihirbaz maharetiyle yaparlar bunu. Her okuma dünyayı, doğayı yeniden kurma isteğidir birazda. O bozduğumuz, zarar verdiğimiz kötülüklerimizi aklama çabasıdır belki de.

Yaratılan dünyayla yaşadığımız dünya arasındaki o bitmez çelişki arasında ulak olan yazarın kelimelerini okumak iyi gelir bize. İnsan doğası, eylemleri, değerleri, değersizlikleri, savaşları ve sonrasında abartarak savundukları barış arayışlarıyla yaşayan insanoğlunu anlamak isteriz. Bunca yoksulluğa, kadere ve kedere ortak olanları bilmek isteriz.

Edebiyat bize yalnız olmadığımızı anımsatır. Vardır bizler gibiler ve bizlere benzemeyenler. Biz dünyayı ters yüz eden  yetişkinler olarak çocuklarımızla aynı dünyayı paylaşırken utanç duymadan yaşayabilmek için edebiyattan medet umarız. Biz gösteremiyorsak olası değerli eylem olanaklarını yazabiliriz. Kelimelerin içine saklanmış anlamları öğretebiliriz. Özgün ruhları bozulmadan, büyüklerin tezgâhında henüz dokunmaya başlamadan kendi özgür seçimleri için ipuçları, hayat bilgileri bırakabiliriz avuçlarına. Çünkü iyi bir metin hayatın kendisidir. Hayatın içinde pişirildiği kaptır edebiyat. Ve felsefe pişen yemeğe lezzeti veren baharatlardır. Bu ölçüyü düşünce ve sorgulama becerisi yetkin yazarlar en lezzetli metinleri yazanlardır. Yoksa diğerleri mide bozan okumalardan öteye geçemez. Hayatın izdüşümü olan, erdemlerin, değerlerin saklandığı metinleri bulabilmek gerekir. Biz çocuklarımıza böylesi lezzetlerle tanıştırmalıyız. Bizim bozup bıraktığımız dünyada yaşayacak çocuklara karşı vicdani bir sorumluluğumuzdur bu. Zamanlar, çağlar değişse de değişmeyen değerleri bilmeli çocuklar. Savaş çıkaranlarla barışı yaratanların, yoksulluğu yaratanlarla hiçbir şeyle doyamayanların aynı insan soyundan geldiğini ve bu ayrımları yaratan nedenleri sorgulayabilmeli çocuklar. Sorgulama felsefenin nirengi noktasıdır ve hayat oradan yeniden başlar.

Hayır diyebilen, reddetme hakkının farkında olan, duyarlılığı gelişmiş, halden anlayan, başka öznelerle barış içinde nasıl yaşanacağı üzerine kafa yoran çocuklara ihtiyacımız var. Onların o eşsiz ve masum dünyalarından öğreneceklerimiz var. Unuttuğumuz kendi çocukluğumuzun o katışıksız kökümüzü hatırlamaya ihtiyacımız var.

Aslında geleneklerle, uydurduğumuz kalıp ve kurallarla kurgu olan hayat mıdır yoksa edebiyat mıdır? Kendi öykülerini yaratabilmeleri gerekiyor çocuklarımızın. Bunun içinde felsefenin özgür sorgulamasına ve edebiyatın benzersiz dil dünyasına ihtiyaç var.

“ Bir soru sorduğum zaman, karşılığını verdiler. Sonra bir daha soru sormadım.” Arrabal(Babil’in Cezası)

Bırakalım çocuklarımız kendi sorularının peşinden özgürce gitsinler. Ve o cezadan onları biz susarak kurtaralım.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.