Son Dakika

Din eğitimi ile davranış potansiyelini değiştirebilmeliyiz

Okullarımızda, din eğitimine yönelik derslerin içeriği ve öğrencilerin kazanımlarında hedefin neler olması gerektiğini Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Turgay Gündüz ile konuştuk. Din eğitimi ile hedeflenenin “insanın davranışında değil, davranış potansiyelinde değişiklik” olması gerektiğine dikkat çeken Gündüz, “Bu ikisi arasındaki önemli fark, birinci de insanın irade sahibi bir varlık olduğu yok sayılırken ve onun tamamen çevresel etkilerle (eğitimle) değiştirilmesi hedeflenirken, ikincisinde insana, tüm dinî kabul veya retleri ya da yapıp etmelerinin sorumluluğu üstlenmesine imkân verecek bir serbestlik alanı bırakılmaktadır. Davranış potansiyelinde değişiklik, insana bir nevi yeni ve daha parlak bir seçenek sunmaktır; bu yeni seçeneği kabul veya reddederek davranışa dönüştürme veya dönüştürmeme hususunda nihaî karar insanın kendisine bırakılmaktadır. Bu iradi eylemi (seçme özelliği) sayesinde insan, dinî davranışlarının da sorumluluğunu üstlenebilen bir varlık olmaya devam edecektir.” dedi.

 

 

  

 

Kitabınızda, “Kavramsal Temel” başlıklı kısımda din eğitiminin tanımlanmasındaki kavram kargaşasına değiniyorsunuz. Dünyada bu alanda 100 yıllık çalışmalar olduğu ancak bizlerin 25 yıldır bir araştırma sürecinde olduğumuza değinmişsiniz. Bu tespitle neyi kastettiğinizi açıklar mısınız?

Türkiye’de din eğitiminin ayrı bir araştırma alanı haline gelmesi, 1980 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi bünyesinde bir Din Eğitimi Kürsüsü’nün kurulmasıyla başlar. Bu alanda ilk süreli yayın, 1994 yılında ilk sayısı yayımlanan “Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi’dir. Amerika’da yayımlanan Religious Education isimli dergi ise ilk sayısını 1906 yılında çıkarmaya başlamıştır. Bilimsel süreli yayınlar bir disiplinin kendi varlığını ortaya koyması açısından son derece önemlidir. Bahsini ettiğim bir asra yakın gecikme ile bunu kastediyorum.

Kitabın üzerinden geçen 15 yılı aşkın zamanda yol alınabildi mi? Artık din eğitimi dediğimizde net bir kavramsal açıklama yapabilir miyiz?

Aradan geçen 15 yılı aşkın süre içinde elbette bu alanda önemli çalışmalar yapıldı. Ancak din eğitiminin ne olduğuna ilişkin tartışmalar, sadece bizde değil, tüm dünyada olanca canlılığıyla devam etmektedir. Bu biraz da din eğitimi alanının doğasından kaynaklanan bir durum. Çünkü “din eğitimi” terkibini oluşturan “din” ve “eğitim” kavramları da üzerinde kolayca uzlaşılabilecek kavramlar değil. Din ve eğitim kavramlarının her birine yüklenen anlam değiştikçe din eğitimine yüklenen anlam da doğal olarak değişmektedir.

“Din” kelimesi ile inanılan din kastediliyorsa “din eğitimi” ile inanılan dinin eğitim ve öğretimi anlaşılabilecektir; ama din ile insanın kutsala yöneliş biçimlerinin tümü kastediliyorsa, din eğitiminin içeriği çok daha farklı olacaktır. Birincisi, bilimsel yaklaşımı gölgeleyecek düzeyde teoloji temelli bir din eğitimi yaklaşımının gelişimine yol açabilirken, ikincisi, dini köklerinden koparacak ölçüde din eğitiminde “bilimsel” bir paradigmayı yegâne yaklaşım tarzı olarak ortaya koyabilmektedir. Günümüzde din eğitimi bilimi, bu ikisi arasında farklı yerlerde konumlanan çeşitli anlayışlar veya yaklaşımlar arasında süregiden tartışmaların akademik bir platformu durumundadır.

“Eğitim” kelimesine yüklenen anlamlar da benzer şekilde birbirine zıt yaklaşımları içinde barındırmaktadır. Din eğitimi bağlamında ele aldığımızda “eğitim” kelimesi, katı davranışçı bir yaklaşım ve katı teoloji odaklı bir bakışın doğal sonucu olarak sadece davranış değişikliği, ya da daha somut bir ifadeyle, “dindar” insan yetiştirmek şeklinde anlaşılabilir. İnsana ve onun gelişimine daha merkezi bir yer veren başka bir anlayışın cephesinden eğitim, insanın kendini gerçekleştirmesine ve içinde yaşadığı evreni keşfe götüren etkileşimli süreç olarak görülebilir. Dolayısıyla, gerek “din” ve gerekse “eğitim” kelimelerine yüklenen anlamlarda bir birlik sağlamak oldukça zor olduğu için, günümüzde halen, “din eğitimi” kelimesine yüklenen anlamlarda da evrensel bir birliğe ulaşmak oldukça zor görünüyor. Onun için halen, bir veya birkaç değil, pek çok farklı din eğitimi tanım, yaklaşım ve modellerinden bahsetmek durumundayız.

Okullardaki din eğitiminde amacımız ne olmalıdır? 

Din eğitiminde amacımızın ne olması gerektiği, tahmin edileceği üzere, yukarıdaki temel kavramlarla ilgili tanımların hangisini kabul ettiğimize göre farklılaşır.

Din eğitimine katı teolojik yaklaşım, teolojik anlayış ve yorumların tonuna da bağlı olarak, dinî metinleri ya literal okumaya tabi tutar veya geleneksel olarak tevarüs ettiği bir bakış açısından okur, anlar ve yorumlar; bu anlayış ve yorum çerçevesinde ve onun kendince gerekleri doğrultusunda bir eğitim amacı güder. Bu zaviyeden insan, “ulvî” bir amaç doğrultusunda belli bazı davranışların kendisine kazandırılması gereken bir varlık olarak görülür. Eğitim ise, sahip olunan dinî ideolojiyi veya dinî anlayış ve yaşayış biçimlerini yetişmekte olan nesle aktarmanın etkili bir yolu olarak görülür. Daha açık bir ifadeyle eğitim, bilinçli (kasıtlı) bir biçimlendirme aracıdır. İnsanın akıl ve irade sahibi bir varlık olduğu kabulüne rağmen eğiten eğitilen üzerinde, ileride muhatabının benimseyeceği din ve dünya görüşü açısından, tasarruf hakkına sahiptir. Öyle ki kimi zaman, bir mobilya ustasının ağaca şekil verirken, bir heykeltıraşın mermeri oyarken hissettikleri rahatlık ve serbestlikle ona yaklaşır.  Tıpkı, mobilya ustasının veya heykeltıraşın tasarladıkları sanat eserini ortaya çıkarmak için, her tür tasarruf hakkına sahip oldukları gibi, bu bakış açısından din eğitimcisi de, kendi din anlayışı çerçevesinde bir insanı yetiştirmek için kendini ehil hisseder, her türlü tasarruf hakkını kendinde görür. Kısaca; insanı nesneleştirme açısından modernist bir tavır sergileyen katı teolojik yaklaşım cephesinden eğitimin amacı, belli dinî kabul, anlayış ve yaşayış biçimleri doğrultusunda insanın duygu, düşünce ve davranışlarında değişiklik meydana getirmektir.

Din eğitimine katı bilimselci yaklaşım, insanı insanla sınırlı görür; dolayısıyla onun amaçlarını, hedeflerini de kendisiyle sınırlar. Böyle olunca, bu anlayışta din eğitiminin amacı, katı teolojik yaklaşımın tam tersine, hiçbir şekilde insanüstü bir mahiyet arz etmez. Eğitimin amaçlarını belirlemede tümüyle birey ve toplumun arzuları, istekleri, ihtiyaçları etkili olur. Din eğitimi, bireysel ve toplumsal huzursuzluğu, düzensizliği, kargaşayı ortadan kaldırmanın sadece bir aracı durumundadır, kısa vadeli (dünya ile sınırlı) basit pragmatik bir tavır alma ve bu tavrın gereklerini yerine getirmekten ibarettir.

İnsanı, akıl ve irade sahibi yegâne varlık olarak tanımlarsak, katı teolojik yaklaşımda, muhatabı hakiki mana da insan olmayan bir din eğitimi anlayışının; katı bilimselci yaklaşımda ise, muhtevası gerçek anlamda din olmayan bir din eğitimi anlayışının hâkim olduğu görülür. Yani birincide temel bir unsur olarak irade yok sayıldığı için insansız, ikincisinde ise, köklerinden koparıldığı için dinsiz bir din eğitimi söz konusudur.

İnsansız ve dinsiz bir din eğitimi hiç de makul ve mümkün olmadığına göre, din eğitiminin özü ve amacı ne olmalıdır?

Bu soruya özlü bir şekilde şöyle cevap verebiliriz: Din eğitiminin amacı, çok genel bir bakış açısıyla, belli bir din veya inanç sisteminin otantik kaynaklarına dayalı olarak insanın, kendisinin de içinde bulunduğu mikro ve makro âlemin varlığı ve anlamına ilişkin derin bir farkındalık oluşturması ve bu farkındalık doğrultusunda bilinçli ve iradi bir tavır geliştirmesi için zemin hazırlamaktır.

“Zemin hazırlamak” ile kastettiğim şey şudur: Din eğitimi ile insanın doğrudan davranışlarında değil, davranış potansiyelinde bir değişiklik oluşturmak istenmektedir. Bu ikisi arasındaki önemli fark, birinci de insanın irade sahibi bir varlık olduğu yok sayılırken ve onun tamamen çevresel etkilerle (eğitimle) değiştirilmesi hedeflenirken, ikincisinde insana, tüm dinî kabul veya retleri ya da yapıp etmelerinin sorumluluğu üstlenmesine imkân verecek bir serbestlik alanı bırakılmaktadır. Davranış potansiyelinde değişiklik, insana bir nevi yeni ve daha parlak bir seçenek sunmaktır; bu yeni seçeneği kabul veya reddederek davranışa dönüştürme veya dönüştürmeme hususunda nihaî kararı insanın kendisine bırakılmaktadır. Bu iradi eylemi (seçme özelliği) sayesinde insan, dinî davranışlarının da sorumluluğunu üstlenebilen bir varlık olmaya devam edecektir.

“SADECE ‘KAL’ İLE DEĞİL, ‘HÂL’ İLE DE ÖĞRETİCİ OLMALI” 

Diğer Müslüman ülkelerine baktığımızda din eğitiminde bizim olduğumuz nokta nedir?  

Kanaatimce, günümüzde Müslüman ülkelerin maalesef büyük çoğunluğunun, İslam’ın özünü yeni yetişen nesle sunma noktasında çok başarılı oldukları söylenemez. Bu başarısızlığın siyasi, sosyal, ekonomik, dinî vs. pek çok nedeni vardır. Bunlar arasında, din ve eğitim anlayışlarındaki sığlık ve hamlığın önemli bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Günümüz din telakkisi, içinde yaşadığımız dünya ile gerçekçi bir karşılaşmaya girmeden, belli zaman ve zeminler dâhilinde icra edilen belli dinî ritüellerden oluşan, derin bir kavrayış ve duyuştan yoksun yavan bir anlayış ve yaşayış biçimi olarak kendini göstermekte, din eğitimi de muhatapları açısından pek de tatminkâr olmayan bu din anlayışının bir aktarım faaliyeti biçiminde icra edilmektedir. Hâlbuki ilahi bir din müntesibinin gözünden din, insanın sonsuz geçmiş (ezel) ile sonsuz gelecek (ebed) arasında anlamlı bir bağ kurmasını mümkün kılan ve kaynağı Mutlak İyi olan eşsiz bir değer sistemidir. Bu değer sistemi, sadece teorik bir öğretimin konusu yapılarak asla öğretilemez, belki sadece ezberletilebilir. Toplumsal bir dinî yaşantı üzerine bina edilmedikçe din eğitimi ve öğretiminin başarılı olması oldukça zordur.

 Din derslerinde çocuklarımıza İslam’ın yeterince ve gerektiği gibi öğretilebildiğini düşünüyor musunuz?

Öncelikle “öğretme” kelimesini, çocuklarda İslam dini ile ilgili derin bir farkındalık veya bilinç oluşturmak şeklinde anlarsak; özellikle son yıllarda ciddi çabalara, fark edilir başarılara rağmen bu hususta arzuladığımız ilerlemeyi gösteremediğimizi düşünüyorum. Arzuladığımız ilerleme, dinî bilgilerin, çocuğun veya gencin hayatı daha derinden kavramasına, varlıklar âlemini ve onlar arasındaki kendi yerini tanımasına yardımcı olması ve yaşantısına belli bir istikamet doğrultusunda yön vermesidir. Kısaca, bilginin bilince ve yaşantıya dönüşmesidir. Bunun sağlanabilmesi için, bilgi boyutu yanında, duygu ve yaşantı boyutuna da önem verilmeli. Çünkü Muhammed İkbal’in deyimiyle, din ne mahza tefekkür ne sırf histir, ne de ancak amel. Dolayısıyla din eğitimi de bilişsel bir faaliyet olması yanında yerine uygun duygusal bir ton, fiili bir örnek olmayı da gerektirir. Sadece “kal” (söz) ile değil, “hâl” ile de öğretici olmak gerek.

 

ÇOCUKLARIN SORULARINA NASIL YANIT VERMELİ?

Din eğitimi için uygun bir yaş dönemi ve aşamaları var mıdır?

Çocukların eğitimi üzerine eser veren, düşüncelerini açıklayan İslam âlimleri eğitimi tedbiri evre ve tatbiki evre olmak üzere ikiye ayırırlar. Tedbiri evrede, ileride çocuk sahibi olmak isteyen gençlerin veya evli çiftlerin, beden ve ruh sağlığına dikkat etmeleri, buna zarar veren şeylerden uzak durmaları beklenir. Günümüzde modern tıp bilimleri tarafından da kanıtlanmıştır ki, ebeveynin, özellikle annenin beden ve ruh sağlığını olumsuz etkileyen şeyler doğacak çocuğun beden ve ruh sağlığını da etkilemektedir. Böylece sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmek için gerekli tedbirler alınmış, bunun için gerekli koşullar sağlanmış olur.

Tatbiki evre ise doğumla birlikte başlar. Çocuk doğduğu andan itibaren çevreden gelen uyaranlardan etkilenir. Daha doğar doğmaz ani yüksek sesten korkar, refleks halinde tepkide bulunur. Daha sonra görme, işitme, dokunma gibi hisleri gelişir ve çevreden gelen bütün etkilere gittikçe açık hale gelir. Ailede onun yanında olup biten her şey onu bir şekilde etkiler. Çevreden gelen bütün uyaranlara bir şekilde tepki vermesinden dolayı bu uyaranların niteliği de önemli olmaya başlar. Başka bir ifadeyle artık fiili olarak eğitim çağı da bebeklikle birlikte başlamış olur. Taklit, ilk yaşlarda çocuk için önemli bir öğrenme biçimidir. Taklit ile çocuk, anne babasında veya diğer aile bireylerinde gördüğü dinî davranışları öğrenmeye başlar. Hayatının ilk evrelerinden itibaren,dinî ve ahlaki hayata önem verilen ailede büyüyen ve o havayı teneffüs eden bir çocuk, çok özel bir gayret sarf etmeden dinini öğrenme imkânı bulur. Çocuğun, ileriki yaşlarda dini anlayıp yaşaması için gerekli olan bilişsel ve duyuşsal gelişim bu dönemde gerçekleşir. Okulöncesi dönem, büyük oranda, ileriki hayatta tecrübe edilecek dinî hayat için önemli bir hazırlık evresidir.

Okula başlamamış çocukların evdeki sorularının tam yanıt bulamadığı zamanlar onun hayatında geleceğe dair eğitimde kırılma noktaları oluşturur mu?

Okul öncesi dönemde ilk dinî nitelikli sorular yaklaşık 2 yaşlarında gelmeye başlar. Bu dönemdeki sorular daha çok çocuğun gördüğü ve duyduğu şeyler hakkında sorduğu sorulardır. Okulöncesinde çocuğun bilişsel gelişiminin niteliğine paralel olarak dinî soruların niteliğinde de farklılık gözlenir. Bu dönemdeki sorulara verilecek cevapların mahiyeti, çocukta din kavramının oluşumuna doğrudan etki eder.

Şunu da ifade etmek gerekir ki, okulöncesi dönemde çocuğun dinî ilgi ve merakı, sorduğu sorulara sadece sözlü cevaplar vermek suretiyle giderilemeyebilir. Belki bu sorulara verilecek sözlü cevaplar kadar, hatta onlardan daha önemlisi, ailede kendini hissettiren hayat anlayışı, yaşam felsefesi, din ve dünya görüşüdür. Bunlar ailede çocuğun her an soluduğu dinî atmosferdir. Bu atmosfer içinde, çocuk nice sorularına farkında olmadan ve oldukça tatminkâr cevaplar bulabilir. Onun için okul öncesi dönemde çocuğun din eğitiminde esas olan, doğrudan eğitim yerine, çocuğun yakın çevresini oluşturan anne, baba ve diğer aile bireylerinin dini algılama, yansıtma ve yaşama biçimleri üzerinden dolaylı eğitimdir.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince; yani çocuk içinde yaşadığı ailede “ben neyim, kimim, niçin varım, nerden geldim, daha sonra ne olacağım… vb. sorulara cevaplar bulabileceği bir atmosfer solumadıysa ne olur?

Esasen, okulöncesi dönemde çocuğun dinî sorularına gerek sözlü ve gerekse yaşantı biçiminde tatminkâr cevaplar verilmiş olması, çocukluk döneminden ziyade ergenlik dönemi ile birlikte önemli olmaya başlar. Çünkü ergenlik dönemi ile birlikte canlanan benlik arayışı ve kimlik oluşumu sürecinde az önce bahsini ettiğim yaşamsal sorular güçlü bir şekilde kendini hissettirir. İşte tam da bu dönemde, çocukluk çağında ailede yaşanan dinî hayatın çocukta bıraktığı etkiler, sorularına bulduğu cevaplar, ergen çocuğun hayatı anlaması ve anlamlandırması için bir rehber olur. Eğer çocukluk dönemi bu anlamda zengin bir mahiyet arz etmiyorsa ergenlik döneminde genç ciddi dinî yönsüzlük içinde bocalayabilir, dinî sapmalar yaşayabilir veya dine karşı açık ve aykırı bir tavır geliştirebilir. Onun için çocukluk dönemindeki sorulara, öncelikle yetişkinlerin yaşadıkları hayat üzerinden tatminkâr cevaplar verilmesi son derece önemlidir.

HALKA RAĞMEN OLUŞTURULAN DİN POLİTİKASI VE EĞİTİM

Müfredattaki bir ders olarak yaklaştığımızda sizce yöneticiler, diğer öğretmenler, öğrenci ve aileler gözünde din eğitimi hak ettiği yerde midir? Din eğitiminin okullardaki ders yoğunluğun içinde olması gereken yer neresidir?

Daha önce de değindiğim gibi, insan akıl ve irade sahibi yegâne varlık olduğundan, bu özelliği sayesinde davranışlarından, yapıp etmelerinden, kabul veya retlerinden, iman veya inkârından da sorumlu yegâne varlıktır. Bu özellikleri devam ettiği sürece insan tam anlamıyla insandır. Bu özelliklerini kaybettiği ölçüde insan, sorumlu bir varlık olma özelliğini de kaybeder. Dolayısıyla akıl ve irade gücünün eğitimde etkin bir konumda olması gerekir. Bu çerçevede baktığımızda din eğitimi ve öğretimi yoğunluğunun toplumun talebine bağlı olarak gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de, geçmişte maalesef öyle dönemler olmuştur ki, halkın dinî ihtiyaç ve talepleri hiçe sayılarak, halka rağmen bir din politikası oluşturup uygulanma yoluna gidilmiştir. Özellikle 1950’lere kadar din eğitimi-öğretimi ve dinî hayata getirilen kısıtlamalar, halkın dinî ihtiyaç ve taleplerini meşru ortamlarda karşılamasına imkân vermemiştir. O dönemlerin dinî hayat için elverişsiz ortamı, daha sonraları kişilik ve karakter dejenerasyonuna yol açacak ölçüde insanların gayrı meşru mecralarda din eğitimi öğretimi ihtiyaçlarını karşılama yoluna gitmelerine neden olmuştur. Günümüzde hala sıcak bir şekilde yaşadığımız vahim tablonun ilk fırça izleri din öğretimi ve dinî hayata getirilen ciddi kısıtlamalarla oluşturulmuş ve ne yazık ki bu tablo bir süre sanki bir sanat eseri gibi telakki edilmiştir.

Meselenin bir de öteki boyutu vardır: Nasıl din aleyhine bir kısıtlama vahim hatalar doğuruyorsa, din lehine zorlama da benzer şekilde istenmeyen sonuçlar, münafık kişilikler, özden yoksun bereketsiz dindarlıklar ortaya çıkarabilir. Hür insanın, evrenin her bir zerresinde kendini gösteren işaretlere (ayetler) bakarak, Yüce Yaradan’ına özgürce yönelişine iman denir; bunu yapana da mü’min denir. Onun için, kişilere, toplumlara, insanlara rağmen din lehine veya aleyhine bir eğitim hiçbir zaman yarar sağlamaz; aksine belki de hiç fark edilmeden, büyük felaketlerin zemin taşlarını döşeyen bir faaliyet haline dönüşebilir. Soruya daha somut bir cevap vermem gerekirse, okullardaki din eğitimi tercihi, niteliği, yoğunluğunda çocukların velileri durumundaki anne babaların ve ailelerin daha etkin rol almaları ve çocukların aldıkları din eğitiminin sürekli olarak takipçisi olmaları, kaliteli bir eğitim için kendi üzerlerine düşeni hakkıyla yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

 

Günümüzde hızlı bir dijitalleşme var ve çocuklarımızda hatta yetişkinlerde bile bağımlılık düzeyinde neredeyse. Ders materyallerinde de teknolojiden faydalanılan uygulamalara başvuruluyor. Eğitim teknolojilerinin, yazılımların din öğretimine katkısı var mıdır?

Dinin en temel kavramları her ne kadar soyut bir mahiyet arz etse de, soyuta giden yol çoğu zaman görünen, duyulan, hissedilenle, yani somutla başlıyor. Onun için din eğitiminde de elbette günümüz eğitim teknolojilerinden yararlanılabilir. Pek çok konunun öğretiminde, diğer alanlarda olduğu gibi, din eğitimi alanında da dijital yazılımlar kullanılabilir, hatta kullanılması gerekir. Ancak, insanın somut gerçeklik hakkında gereği gibi bilgi sahibi olmadan, soyut gerçekliklere ulaşmasının oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Onun için ben insanı gerçek hayattan koparan, ayaklarını yerden kesen, hayal ve hülya âlemine hapseden, sahte karşılaşmalar mekânı sanal âlemin cezbedici, göz alıcı, aldatıcı, ayartıcı, boşlukta ve yokluğa ramak dünyasından ziyade; yaşadığım zaman ve mekânın içinde, ayakları yere basan, sahici birlikteliklere imkân veren, beden ve ruhunun bir bütün halinde içinde yer bulduğu, varlıkla iç içe gerçek dünyayı kendime daha yakın buluyorum.

Gerçek dünyada kendilerine yer açamadığımız çocukların, gençlerin ve diğer insanların kaçıp gittiği bir “mekân” mı yoksa sanal âlem, diye düşündüğüm de oluyor ciddi ciddi. Günümüzde özellikle çocukların ailede, gençlerin ise toplumda gerçek hayatın dışına itildiğini düşünüyorum. Sanal âlemde varlık buldukları ya da varlıklarını göstermek için orasını çok daha cazip görmeye başladılar diye düşünüyorum. Günümüz okul sistemi ve okulun gerçek hayattan ve toplum yaşamından kopuk ve izole, yaşam döneminin bir kısmına hasredilmiş hali sanal dünyanın ona daha cazip görünmesine yardım ediyor. Çocuğun ve gencin içinde gerçekten özne olarak yer aldığı, hayatla ve toplumla iç içe bir okul ortamı oluşturuncaya, okulu hayat, hayatı okul haline getirinceye kadar sanal âlem çocuklara ve gençlere hep cazip olmaya devam edecektir.

Tekrar sorunun özüne dönüp kısa bir cevap vermem gerekirse, günümüzde eğitim teknolojileri ve materyalleri din eğitimi ve öğretiminde oldukça etkili araçlar olsa da, onların eğitim öğretime sadece birer yardımcı araç oldukları akıldan çıkarılmamalı, öğretmenin büyük bir özveriyle yapacağı iş bu teknolojik araçlardan beklenmemelidir.

 

Din eğitiminin aslında çocuğa bilgi aşılamak dışında yaşamsal kazanım sağlama sorumluluğu da olduğunu düşünüyorum. Din eğitimcilerinin bu sorumluluğu yerine getirmesi için yeterli destek, görev veriliyor mu kendilerine?

Bu çok yerinde tespit gerçekten. Din eğitimi aynı zamanda hayatı öğretmeli, bütün boyutlarıyla. İnsanın iyi ve kötü davranışlarını konu alan bir bilim dalı var biliyorsunuz: Ahlak. Bütün dinlerde, özellikle ilahi dinlerde bireysel ve toplumsal ahlaka çok büyük bir önem verilir. Dünyanın seküler ve dinî olmak üzere iki parçalı hale gelişinden beri din, belli zaman, zemin ve faaliyetlerle sınırlı, emir ve yasaklardan, görev ve sorumluluklardan oluşan bir kurallar bütünü olarak algılanmaya başladı. Kimi zaman sadece sınırlı sayıda dinî ritüellere indirgendi. Hâlbuki din hayatın bütününe anlam veren bir inanç ve değer sistemi, bir yaşam felsefesi ve bir ahlak nizamıdır. Onun için din eğitimi ve öğretimi bunların tamamını içerecek şekilde kapsayıcı olmalıdır.

 

Bazı velilerde, çocuğunun dini bilgileri alması diğer tüm akademik bilgilere karşı bir alternatif gibi görülebiliyor. Oysa dinimiz ilimlere karşıt bir bakış değil aksine bunu desteklemektedir. Yanılgıları olan velilerin bilgilendirilmesi için neler yapılmalı?

Evet, az önce bahsettiğim eksik din anlayışından kaynaklanıyor bu maalesef. En fazla 3 asır öncesine kadar din ve din eğitimi hayatla o kadar iç içeydi ki, hiçbir dilde “din eğitimi” şeklinde bir tabir yer almıyordu. Özellikle İslami kaynaklarda sıkça kullanılan ve kadın, erkek tüm Müslümanların sahip olmaları istenen “ilim” kelimesi sadece dinî bilgiyi değil, her tür bilgiyi ifade etmek için kullanılıyordu. Başta insanın kendisi olmak üzere, evrendeki canlı, cansız her şey Yüce Yaratıcı’nın varlığını ve kudretini gösterir. Onun için canlı veya cansız varlıkları konu edinen tüm bilim dallarında büyük bir gayret ve iyi niyetle üretilen her bilgi, dinî açıdan aynı derecede takdir görür. Velilerin diğer ilimlere olumsuz bakışının düzeltmenin ilk yolu, bu bilim dallarını belli bir ideolojinin sesi olmaktan kurtarıp, varlığın özüne ilişkin keşiflerini objektif bir şekilde sunan alanlar haline getirmekten geçer. İkincisi ise din anlayışının yeniden gözden geçirilmesidir. Sadece bir form olarak “ayet” ve “hadis”in dinin kendisi olmadığını, bunların öz olarak da kavranması ve yaşanması gerektiğinin anlaşılıp anlatılması gerektiğini düşünüyorum.

 

DAHA NİTENİKLİ ÖĞRETMENLER YETİŞTİRMEK

 

Din Kültürü ve Ahlak bilgisi dersi öğretmenleri sıkı bir akademik eğitim alıyorlar ve tarih, edebiyat, sanat dersleriyle ortak noktalarda buluşacak geniş bir alan. Sizce bu alan mezunları öğretmenlik görevine başladıklarında birikimlerini yansıtabiliyor mu?

Dinin, hayatın tamamıyla ilgili yanları olduğu için, din eğitimi işi ile meşgul olacakların da pek çok alanda bilgi ve malumat sahibi olmaları; belli bazı alanlarda ise derin vukufiyet sahibi olmaları beklenir. Onun için İlahiyat Fakültelerinin programlarında Tefsir, Hadis, İslam Hukuku gibi temel İslam bilimleri yanında din bilimlerinden felsefeye, kültürden sanata, insan bilimlerinden toplum bilimlerine kadar pek çok alanla ilgili dersler yer almaktadır. Teorik olarak, azımsanamayacak düzeyde nitelikli bir içerikle karşılaşan İlahiyat Fakültesi öğrencileri, pedagojik formasyon derslerini de başarıyla tamamladıktan sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni veya İmam-Hatip Liselerinde Meslek Dersleri öğretmen adayı olarak mezun olmaktadırlar.

Birikimlerini yeterince yansıtıp yansıtamadıkları meselesine gelince; sanırım buna evet veya hayır şeklinde kesin bir cevap vermek mümkün değil. Oldukça üst düzeyde yansıtabilenler olduğu gibi, özellikle öğretmenliğinin ilk yıllarında bu açıdan sorunlar yaşayabilen öğretmenler de bulunabilmektedir. Yıllardır mezunlarımızdan ve sahada çalışan diğer öğretmenlerden aldığımız geri bildirimler, daha nitelikli öğretmenler yetiştirmek için hâlâ yapılabilecekler olduğunu gösteriyor.

Az önce, eğitim ile hayatın birbirinden ayrık olmak yerine, daha iç içe geçmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Kanaatimce, günümüzde öğretmenliğe hazırlık aşamasında ihtiyaç duyduğumuz şey bu bütünlüktür. Yani öğretme ve öğrenmenin daha iç içe bir yapı arz etmesidir. Fakat bunu henüz başarabilmiş değiliz. Halen mevcut uygulama, önce belli bir süre devam eden eğitim, bu tamamlandıktan sonra başlayan meslek hayatı şeklindedir Bu yaklaşımın ve bu tarz bir uygulamanın teori ile pratik arasında uçurumlar meydana getirdiğini artık çok iyi biliyoruz. Kanaatimce, özellikle belli bir mesleğe hazırlayan okullarımızın veya fakültelerimizin, eğitimin ilk aşamalarından itibaren iş sahası ile buluşturulması ve mümkünse belli ölçüde birleştirilmesi gerekir. Bu yapılmadığı için öğretmenlik hayatına başlayan eski öğrencilerimizden, “Hocam, fakültelerde anlatılanlarla okulda gördüklerimiz çok farklı” şeklindeki serzenişleri duymaya devam ediyoruz.

 

O halde öğretmenlerimizi yetiştirirken uyguladığımız yöntemlerde mi değişiklik yapmalıyız?

Öğretmen yetiştiren fakültelerin öğretmenlik uygulamalarını düzenlemek için 1998 yılında YÖK/Dünya Bankası Milli Eğitim Geliştirme Projesi kapsamında bir program hazırlandı.  Bu program, öğretmen yetiştirme anlayışımıza çok önemli yenilikler kattı. Sözünü ettiğim proje kapsamında hazırlanan Fakülte-Okul İşbirliği başlıklı kılavuz ile öğretmen adaylarının okullarda öğretmenlik deneyimi kazanmaları ve uygulama becerilerini geliştirmelerinin esasları belirlenmişti. Bu kılavuza göre, pedagojik formasyon programında her biri birer dönem olmak üzere toplam 1,5 yıl sürecek Okul Deneyimi I, Okul Deneyimi II ve Öğretmenlik Uygulaması dersleri yer alacaktı. Bu program, gerek eğitim fakültelerinde ve gerekse öğretmen yetiştiren diğer fakültelerde bir süre uygulandı, ancak zamanla Okul Deneyimi derslerini tümüyle dışarıda bırakacak şekilde değişime uğradı,

Aradan 20 yıl geçtikten sonra bu yıl ilk defa YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmenlik Uygulaması yönergelerini güncelledi. Daha önce bir dönem olan Öğretmenlik Uygulamasını 1 yıla yayarak, uygulama sırasında uygulama öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısını 8 ile sınırlayarak ve MEBBİS üzerinden uygulama öğrencisinin değerlendirilmesine imkân veren düzenlemeleriyle YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenlik uygulaması boyutunu tekrar ciddiye aldıklarını göstermişlerdir. Bu son derece sevindirici bir durumdur.

Ancak, yapılan düzenlemelerin hayata geçirilmesi noktasında bazı zorluklar yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Yani evdeki hesabın pazara uymaması gibi bir durumla karşılaşılabilir. Çünkü öğretmen yetiştiren fakültelerde genel olarak öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı oldukça yüksek olduğundan uygulamada “1 öğretim üyesine 8 öğrenci” planlaması, son derece yerinde olmasına rağmen, öğretmenlik formasyonu alacak öğrenci sayısında bir kısıtlamaya gidilmediği sürece, uygulanma imkânı bulamayacaktır.

Ayrıca, pek çok fakültede yine öğrenci yoğunluğu dolayısıyla öğretim elemanlarının ders yükleri fazla olduğundan, “her bir uygulama öğrencisinin dersine en az dört kez fiilen katılır” şeklinde öğretim elemanına yüklenen sorumluluk gereği gibi yerine getirilemeyecektir.

 

Bu tür sorunlardan kurtulabilmemiz ve öğretmen adaylarımızı daha nitelikli bir şekilde yetiştirebilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

Bu tür sorunlardan kurtulabilmemiz ve öğretmen adaylarımızı daha nitelikli bir şekilde yetiştirebilmemiz için yapılması gerekenler hususunda önemli gördüğüm birkaç teklifimi sıralamak istiyorum:

  1. Öğrencinin Öğretmenlik Uygulaması dersi kapsamında uygulama okulundaki çalışmaları tamamıyla uygulama okulunun sorumluluğunda olmalı, öğretim elemanının değerlendirme zorunluluğu olmamalı. Öğretim elemanının öğrenci hakkındaki değerlendirmesini, yine öğretmenlik uygulaması kapsamında, öğrencinin uygulama okulunda yaptığı çalışmaları değerlendireceği 2 saatlik teorik derste yapabilir. Bu düzenleme, uygulama okulu idaresi ve uygulama öğretmeninin uygulama öğrencisini değerlendirmede daha titiz ve sorumlu davranmasına neden olacaktır. Ayrıca yukarıda bahsini ettiğim pratikte pek mümkün görünmeyen “1 öğretim üyesine 8 öğrenci” düzenlemesinin oluşturacağı sorun ortadan kalkmış olacaktır. Uygulama öğretmeninin öğrenci hakkındaki nihai değerlendirmesinde tereddüt yaşaması veya öğretim elemanının öğrencinin uygulama okulundaki çalışmalarını takibi neticesindeki kanaati arasında bir ciddi farklılık oluşması durumunda, uygulama öğretim elemanının öğrencinin uygulama okulundaki derslerine katılarak bizzat gözlem yaparak değerlendirme yapması mümkün olmalıdır.
  2. Öğretmenlik formasyonu almak isteyen veya almaya hak kazanan öğrencinin, en geç 3. Sınıfın 1. Döneminden itibaren, o ana kadar alması gereken formasyon derslerini başarıyla tamamladıktan sonra uygulama okulunda, öğretmen yardımcısı, mentör, vb. resmi bir sıfatla ve belli bir ücret karşılığında sigortalı olarak çalışmaya başlaması sağlanmalıdır.

Bu tarz bir uygulama öğretmen adayının;

  1. Daha sonra çalışacağı saha ile bir an önce buluşmasına, muhatabı olan öğrencileri daha yakından tanımasına, alandaki sorunları içeriden gözlemlemesine ve bunları fakülte çatısına taşıyarak orada teorik ve pratik çözüm arayışına girilmesine vesile olabilir.
  2. Daha erken dönemde öğretmenlik mesleğine aidiyet geliştirmesini sağlayabilir.
  3. Bir öğrenci edasından ziyade bir öğretmen gibi daha sorumlu davranışlar sergilemesine ve işini sadece öğrencilik görevinin bir parçası olarak değil, çalışma hayatının gerektirdiği disiplin içerisinde hareket ederek yapmasına yardımcı olabilir.
  4. Gençlerin daha erken bir dönemde gelecek planları yapmaları, aile kurmaları ve bir an önce daha geniş bir toplumsal tabaka içinde yer almaları mümkün olabilir.
  5. Son olarak, “taşı sıksa suyunu çıkaracak” diye tarif ettiğimiz yaştaki bu gençler A, B, C, D cemaatinin veya sivil toplum örgütünün bursuna, resmi kurumlar tarafından sağlanan karşılıklı veya karşılıklı burslara veya anne baba eline muhtaç olmadan öğrenim hayatı için gerekli olan masraflarını da kendi çabası, emeği, gayreti ve başarılı çalışmaları neticesinde kazanmış olacaklardır. Böylece, toplumun kendilerinden büyük işler beklediği 20’li yaşlardaki gençlerin, kendilerini başkalarına muhtaç hissetmelerinin ve bir borçluluk hissi içerisinde onun-bunun kulu, kölesi veya gönüllü askerleri olmalarının önüne de geçilmiş olacaktır.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.