Son Dakika

‘Bir Varmış Bir Yokmuş’ Misali

“Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır.” demiş Ahmet Hamdi Tanpınar. Masal yaşamın aynasıdır. O; kelimelerin gücüyle, sözün sihrini, sembollerle harmanlayıp bize armağan edilmiş en kadim bilgidir. Onun sesini ancak kalbi ile işitenler duyabilir. Duyanlar yaşamı uydukları bir rüya olarak görenler ve sürekli uyanık kalmak için masalların, sembollerin dünyasına ihtiyaç vardı.

İlkel çağlardan bu yana insanın ihtiyaçları yeme, içme, barınma, üreme olarak belirlenmiştir. Lakin bu ihtiyaçlar insanın madde alemindeki bedenini doyuran ihtiyaçlardır. İnsan; beden- ruh, akıl-kalp ile var olan bir canlıdır. Sadece beden ve akıl doyumuyla yaşayan insan eksik kalır. Ve bu eksiklik onu yavaş yavaş kemirir. Böyle yaşayan insan, sık bir ormanda dolaşan kelebekler misali ne tarafa uçsarsa uçsun hep ağaçlara çarpar. Çoğu zaman bunun farkına ya hiç varamaz ya da çok geç kalır. Ruhu ve kalbi mutmain olmadan yaşayan insan yaşamın içinde uyuyan ama bunun farkında bile olmayan biri olur. Nasıl kurtulmalı bu darlıktan?

Schopenhauer’in dediği gibi, belki de dünyamız mümkün dünyaların en fenasıdır. Her ağırlığı çeken küre, kalbi çekemiyor. Kalpsizlerin cenneti olan bu dünyada yaşam denilen handikap bizi birbirimize görünmez hikayelerle her defasında bağlıyor. Hepimiz kendi yaşamımız birer kahramanı olarak belki de kendimize bu dünyayı zindan yapıyoruz. Ne garip bir cilve!  Kalpler kirlendikçe, ruhlar zincire vuruldukça en çok bizim kalplerimiz kırılıyor. Kalbi akıl himayesinde anlamak boşunadır. Kalp dilinden anlamak onu muradına ermiş kalbe sorarak olur. Zira kalpler kırılmak için yaratılmıştır. Ve kırıldıkça kendine yol bulan her kalp sonunda sonsuzluğun parçası olduğunun farkında hatırlamaya ve uyanık kalmaya başlar. Ruhu ve kalbi beslemek sonsuzluğun en gizli anahtarıdır.

Bir masal misali hayat; bir var bir yok… Kalp yoluna çağırır kahramanı… Kendi yaşamının kahramanı olan, cesur bir adım atar ve bilinmeyen dünyanın, iç alemin dehlizlerinde masalın hakikatle buluştuğu o yerde tamamlanır. Bir var ve bir yok arasında geçer tüm serüven… Hakikat, masalın özünde sırlanıp, perdelenmiştir. Bilinmeyi bekler. Hatırlatan bir ses gibi hayatın içinde her an yeniden ve yeniden anlatır görünenin ötesinde olanı… Masal hayattır. Ve hayat masaldır. Masal; DOĞUM, YAŞAM VE YENİDEN YAŞAM tüm döngüsüyle hayatın içinden fışkırır. Sırlanıp, perdelenmiş hakikati kalp sahiplerine anlatır.  Yaşamın içinde he an yeniden doğum mevcuttur. Bir annenin bebeği doğurması gibi hayat her an binbir doğuma gebedir. Zamanları birler, anın içinde yeniden ve yeniden bir doğum gerçekleşir.

Nefes, insanın hayatıdır. Su insanın kaynağı. İşte insan ilk nefesi aldığı ana rahminde bir kahramanın yolculuğuna başlar. Bu insanın mağarasıdır. İç alemidir. İnsanın ana rahminden toprağın rahmine doğru yürüdüğü yol; bir var bir yok misalidir.  İnsan doğar, büyür kendine bu dünada yer bulmaya çalışır, yaşlanır ve ölür. İçinden geçtiği, duraklar, yollar, eşikler hep aynıdır ama hep bambaşkadır. İşte bu yüzden aslında Tek Bir Masal Var. Ve Tek Bir İnsan Var. Masallar, Hikayeler Evrenseldir. Kolketiftir Ve Bizleri Birbirimize Büyük Bir Hakikat İpi İle Bağlamıştır.

YAŞAMDA DENGE

Hakikat ipi her an hareket halindedir, bilimin ötesinde, zihnin ötesinde, bilginin ötesinde zuhur eder. Akıl kavrayamaz. Masal yoluna akılla çıkılmaz. Bu yolculuktur ve kalp sahiplerinin, kalplerine yaklaşanların, derinlerden gelen çağrının kaynağını arayanlar, korkusuna rağmen, kendine rağmen, her şeye rağmen cesurca adım atan, yürümeye devam eden kahramanların yoludur.

Aşık Veysel; “Harekete kimse mani olamaz” diyerek hareket eden ve sürekli, her an değişen, dönüşen yaşamı, yeniden ve yeniden doğan hayatı anlatmıştır sanki…

Her şey an an hareket halindedir. Bir döngü ile birbirini takip eder yaşam. Muazzam bir uyum, ahenk içinde akar. Her şey birbirine bağlıdır. Her şey tek bir kaynağın mucizevi yansımasıdır.

Bilinmeyen bir boşluk içinde evreni, evren içinde gezegenler, güneşi, ayı, yıldızları… dünya içinde dağı, taşı, suyu, hayvanları, insanı… insan içinde yeniden doğumu besler durur. Her an devam eder hareket, evrenin her yerinde kendi ritminde, zamanında devam eder, uyumla… Mevsimlerin değişimi, dönüşümü…Toprağın güneşle yeniden dönüşmesi… bir tohumun ekilip, büyümesi, yetişen bir meyvenin tüm muazzam süreci… gece ile gündüzün uyumları, zıtlıkların ve karşıtlıkların dünyasında her birinin birbirini tamamlamasıyla var olan sonsuz dünya düzeni.  Zigot, ana rahmine düştükten sonra bölünerek çoğalır. Hücreler, dokular, organlar, sitemler oluşmaya başlar. Ve süreci tamamlanınca beden oluşur. Bu, kaostan yani dağınık olandan kozmosun yani düzenin, bedenin, olgunun oluşma sürecidir. Burada bin bir masal bin bir yolculuk vardır. Ve bir yaşam vardır.  Bebek ana rahmindeki mağarasında zamanı gelince yeniden doğar. Doğumla birlikte aldığı ilk nefes; hayatıdır. İhtiyaçlarını, ağlayarak anlatmaya başlar. Annesinin memesinden cennet ikramini hak eder. Bir süre sonra başka bir eşik gelir. Bu da yolculuğa aittir. Okula gider, sosyal bir hayatın içinde olmak zorunda kalır. Ergenlikle birlik yolculuğun sehri dönüşmeye başlar. Korunan ve kollanan annesinin, babasının bebeği olmaktan çıkıp kendi yolculuğunun sorumluluğunu alacak birey olma yoluna girer. Sonra toplum içinde kendine yer bulmaz zamanı gelir, yaşanacak aşkları, acıları, kurulacak dostlukları, aileleri, yapılacak işleri işle yavaş yavaş  yol alır ve yaşlanır… böyle bitmeyecekmiş gibi duran iç içe geçmiş bir serüvenin kahramanıdır insan. İnsan yaşamın içinde binbir şey deneyimler, bir çok eşikten atlar, bir çok engelle karşılaşır.

Çocuk; her eşik atladığında eski alışkanlıklarını geride bırakmak zorundadır. Eski olanın güvenli kollarından ayrılmak kolay değildir. Her an yeniden bir cesurca bir adım gerektirir. Bu süreçte baş edilmesi gereken korkuları, iç alemdeki derin sancıları, gerginlikleri, arzuları, istekleri, hayalleri hep bilinçdışına itilmek zorunda kalır.

Sınırlar önce ailede sonra toplumda konulur, yaşam içinde gerçeklik böyle var edilmiştir. Oysa insan bir evrendir. Ve evren her an yeniden doğmaya, dönüşmeye ve harekete uyumlanarak var olmuş bir canlıdır. Evrenle, yaşamla bağlı ama bağımsızdır.  Çocuk da iç dünyasında taşıdığı, anlatamadığı, tarif edemediği bir çok duygu ve düşünceleri ile büyür. Zamanla sorularına yanıt bulmaz, sorularını duyuramaz, sınırlarla, kurallarla amacını bulamadan çoğu zaman duygu ve düşüncelerini anlamadan uyumlanmak adına, öteki olmak istemediği için bu sınırların içinde yaşamını sürdürür. Bu tek bir seçenek midir yaşama devam edebilmek için? Büyümek sancılı bir süreçtir. Hala her an büyür insan… Bu süreci konuşmak, eşikleri, yolculuğu deneyimlemek, paylaşmak, anlamaya çalışmak… çocukla birlikte bu alanı açmak, bireyin kendi yolculuğunu anlaması, kendini tanıması duygularını fark ederek yaşaması ve bunlarla nasıl yol alacağını bulması da, yaşam içinde yeniden doğumlara alan açmak ve öyle yol almak da bir seçenek… insan kendine yaklaşmak, iç alemi anlamak, bilinçdışında olanı fark etmek, bırakmak için masalların sonsuz fantezi ve hayal alemine ihtiyaç duyar. Orası kolektif insan bilinçdışının yansımalarıdır, temel korkuları, ihtiyaçları ve arzuları masalların sembol dilinde var olarak insana onları duyumsatarak iç alemi ile de bağ kurma olanağı sağlar. İnsan sadece dışta değil, sadece içte değil, hem içte hem dışta her an yaşamın içinde hareket ve dönüşüm halindedir. Bunu dengeleyen birey kendi yolculuğunda özgün ve özgürce nefes alan bir kalp ile yaşamaya başlar.

Bu masal yolculuğu hayatın içindedir. Çocuklarla bu ilişkileri bu bağları, bu kaos ve kozmosun uyumunu bilinçli taraftan konuşmak, yaşamak ve fark etmek bir çocuğun hayatında ona sunulacak en önemli pusuladır. Anlatıp, paylaşmalıyız bu süreci… Kalp sesiyle dengelemek iç ve dış alemi… kahraman gibi her eşiğin olanaklarına kendini açabilmek. Korkusuna rağmen yürümek. Cesurca kendine adım atmak; yaşamın ve masalın kaynağına yürümek asıl amaçları için nefes almak.

Hareket bir var oluş simgesi ise hür olmayı sağlayan yegane unsur. Yani hürriyetim, özgürlüğüm hareket sayesinde vardır ve hareketle birlikte kendini gösterir. Varlık ise hareketle beraber var olmuştur ve ebediyen ondan ayrılmamaya mahkumdur. Hareket denizinin kıyılarında durup onun ufuklarına dalmışken, okuduğum bir kitaptan bir bölüm düştü aklıma… “Hiç olmazsa durmak çaresini bulacak mıyım? Hayır, yürümek lazım. Hiçbir şeyden vazgeçmemek için kararımı sonraya bırakabilecek miyim? Yok, her şeyi kaybetmek pahasına da olsa yine her şeyi omuzlarına yüklenmek lazım. Kendi kendini mahkum etmek lazımdır. Beklemeye hakkım yok, yahut da artık seçim ve tercih yapmaya kudretim yok. Eğer bizzat kendi hareketimle kımıldanmazsam, bede veya dışarıda bana muhtaç olmadan hareket edecek şeyler var; ve bensiz hareket eden her halde benim aleyhime de hareket edecektir…”

Var olmak insanın samimi olarak sahip olduğu isteklerinin bütününü içerisine almaktır. Belki onların olmak istemek ve sevmektir. İnsan düşünceleri ve hareketleri ile var. Ve bunlar ile özgür. “Herkes düşünüyor” diyorlar. Acaba gerçekten öyle mi? Düşüncede bir harekettir. Hareketlerimizin içselleşmesi ve iç yaşayışımızın sonsuzluğuna sığınması halidir. Bir hareket ağacında binlerce düşünce çiçekleri yetişiyor. Hareketin bu çiçeklerini toplamak hususunda kendimizi, hareket karşısında olduğumuzdan daha hür hissederiz. Daima hakikati, hareketlerimizin yaptığı seçimin açısında ararız. Yani kendi hakikatimizi müthiş bir egoizm ile kendimiz tayin eder, sonra elimizi aleme açarak düşündüğümüzü ispat edici delilleri ararız, asla farkında olmadan fikirler, haklar, hakikatler savunuruz. Varlığımızı esir eden ihtiraslarımızı görmeyiz. Düşünce yakınlaştıkça ortaya çıkar. Pascal’ın dediği gibi ‘ Eğer insan bütün tabiat olmasaydı, her şeyle ilgilenmeye kabiliyeti olamazdı.’

Var olmak gerçekten var olmak, hareket ve düşünce ile harmanlanmak ve sonsuzluğu aramak demektir.  Ben bunu tabiatta ve masallarda bulanlardanım. İnsanların ruh ve irade bakımından parça parça bölünüp ayrılmaları, insanlığın bunca sefaletlerini yaratıyor. Herkes kendini başka bir şeyin arkasına gizliyor. Bu bazen bir üniforma, bazen bir meslek, bazen anne-baba kimlikleri… Oysa insan tamamen çıplaktır elindekileri alındığında. Bunu hastane koridorlarında gördüm, ölüm haberleri ile şahit oldum. İçi en derindekileri hatırlamadıkça ve düşünmedikçe ne kadar hür ve ne kadar var oluyoruz? Ayrılmaz bir parçayız ve birbirimize bağlıyız. Bunu yaşadığımız hikayelerle, düşüncelerimizle yani ortak bilincimiz ile yapıyoruz. O halde insan inandığını yaşar. İnanmayan bilmez taklit eder. Sevmek ise gerçek yaşayıştır. Sevmeyen gerçekten var olmaz. Yaşayamaz. Unutan yegane varlık olan insan daima hatırlamak için çabalamalı, uyanık kalma, evrenin içinde hareket etmeli ve sadece sevmelidir. Tabiat bizi kendi varlığımızı anlamlandırmaya çağırıyor. Duymak değil işitmek gerek o seslenişi…

 

TÜY KADAR HAFİF OLMAK

Bir zamanlar; Eski Mısır’da doğruluk, adalet anlayışının timsali ve her şeyin üzerinde yer alan bir ilke olarak tanrıça kişiliğine bürünmüş “kozmik düzen” olarak kabul edilir. İnsanlar onu Güneş ve Ay’ın düzenli döngüleri, Nil’in yıllık taşkınları, istikrarlı yönetim ve toplumsal uyum aracılığıyla kavrardı.

Güneş Tanrısı Ra’nın kızı ve Tanrıların Katibi Thoth’un eşiydi. “İki Hakikat” olarak bilinen bu tanrıçanın en başlıca görevi; firavunların yer tanrısı Geb’in tahtına ne ölçüde layık olduklarını belirlemekti. Saçına yüksek bir tüy takmış ve bazen de kanatlara sahip bir kadın olarak tasvir edilse de Ma’at sadece bir tanrıça değil, yaratılmış evrenin düzenleyici ilkesi ve varoluşun tasarımını mümkün kılan yasa olarak kabul edilir ve bu yasa, firavundan sade vatandaşa kadar, hatta tanrılar dahil herkes için geçerlidir.

İnanışa göre; bir ruh Osiris’in karşısına çıkmasını sağlayacak yoldaki tüm tehlikeleri atlatınca Tanrı Anubis’in rehberliğinde İki Hakikat Sarayı’na girerdi.

Orada 42 yargıcın önüne çıkarak nihai hüküm sürecinden geçerdi.

Bu süreçte işlediği günahlar bir liste halinde yüzüne okunur, ardından Anubis ölünün yüreğini terazinin bir kefesine koyardı.

Terazinin diğer kefesinde ya Ma’at oturur ya da onun tüyü dururdu.

Terazi dengedeyse Thoth ölünün “doğru sözlü” olduğunu bildirir, ruhu Ölüler Diyarı’na alınırdı.

 

Tüy kadar hafif olmak diye bu mitten dolayı söyleriz. Bir insan hayatında hep bir kuş gibi özgürce ve bir tüy kadar hafif ve esenlikle yaşamayı tarif edebilir. Peki ya bu özgürlük ve hafiflikte yaşamak bir seçimse.

Mit; tüyün bir yere, kalbin bir yere konulduğu yaşam terazisinde tüy kadar hafif bir kalbi sonsuz hayat ile müjdeler. Taş kadar ağır bir kalp bu hayatın içindede sonsuz seçenekleri göremediğinden taşlaşmış olabilir mi?

Tüy kadar hafif bir kalple yaşamak… Herkesin başka ve aynı cevapları… peki sen yaşam terazisinde neyin ağır basmasını istiyorsun? Soru sormayı öğretmek, soru soran çocukların soruların cevaplarını daima vermek zorunda olmadığımızı bilerek, bilmeme hakkımızı kullanmak ve onların merak etmek, anlama, yaşam sevinçleri ile paylaştıkları soruları baltalamamak bugünden sonra ilk seçimlerimizden olsun.

Kalpleri tüy gibi hafif olan çocukların kalplerine ağırlık vermemek. Onlarında büyüyünce kendi kalplerini  ve başka çocukların, insanların kalplerini baltalamamaları, yargılamamaları, sınırlandırmamaları gerektiği öğretmenin en güzel yoludur.

“İnsanın kalbi, onu kendini aşmaya zorlayan hayal gücünü kanında dolaştırır.” Demiş Goethe. Seçim bizim elimizde. Çocuklara ve kendimize sanırım seçim yapmayı seçebilmeyi hatırlatmamız, kendimize ve onlara her an hatırlatmamız ve yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Masalda kahraman her an seçim yapar, hayatta insan her an seçim yapar. Peki ya asıl seçim hareket halinde dönüşen hayatın içinde her an dengeye yürümeyi seçmek ve bu seçimle yürürken yavaşlamaya, durabilmeye de alan açmak, deneyimlemek durmayı, telaşsız ve olanı fark etmek için yavaşlamak. Yaklaşmak kalbe… işitmek için yavaşlamak… sanırım en çok hatırlamamız gereken bu… işitmek için yavaşla, yaklaş kalbine…

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.