Son Dakika

Liseli Öğrencilerin Uyku Kaçıran Sorularını Ne Yapmalıyız?

“Bugün lisede öğretmenlik yapan bir genç kardeşimizi dinledim. Üzüntüden bütün vücudum çöktü akşama kadar. Liseliler inanç sorgulaması yapıyor. Yaparken ağır şüphelere kapılmış haldeler.” diye yakınmış Sadık Tanrıkulu (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi) bir tweetinde.

Bu sorgulamalara ve şüphelere sahada yoğun bir şekilde şahit olan birisi olarak bundan herhangi bir endişeye kapılmayınca kendimden şüphe ettim. “Acaba bende mi bir yanlış var?” diye düşünmeden edemedim. Bursa’nın en seküler sosyolojisinde yıllardır lise öğrencilerine Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi veriyorum. Ve bu sorgulamaların bir sağlık belirtisi olduğunu, doğru bir rehberlikle hayırlara vesile olabileceğini düşünüyorum.

Ben böyle düşünedurayım, bazı karamsar insanların çocukların sorgulamalarını felaketmiş gibi genelleyip, ‘Liselerde ateizm, deizm, agnostisizm furyası var” yaygarası yapmalarını son derece sakıncalı buluyorum.

Bırakın liseyi, ortaokul 8. Sınıf LGS kursundaki öğrenciler bile, “Kur’an’ın Allah kitabı olduğunu nereden biliyoruz? Niye inanıyoruz ki?” sorusunu yönelttiler. Ve “Madem ki Allah her şeyi biliyor. Bizim yaptıklarımızı da biliyor. O vakit ne diye sınav yapıyor?”, “Allah evreni ve insanı niçin yarattı?”, “Hocam, Nisa:34. Ayette ne diyor?” soruları çok sıradan sorular arasına girmektedir.

Lise ve ortaokul öğrencilerinin kafasının karışmasını, bazı din öğretmenlerinin öğrencilere Kur’an meali dağıtmalarına bağlayan Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi hocamız, Ateist ve deistlerin temel argümanları şu anda felsefi olmaktan ziyade Kur’an çevirileri üzerinden oluşmaktadır. Meal çevirisi, bağlamı tam veremiyor. Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum. Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar. Öğrenciler okumaya başlayıp anlamlandırma sorunu yaşadıklarında kafaları karışıyor ve işte bu akımlara yönelebiliyorlar. Şu anda bizim en temel sorunumuzun, âcizane bu konu olduğunu düşünüyorum.” (Prof. Dr. Cağfer Karadaş)

Cağfer Hocamızın tespiti yabana atılacak bir tespit olmamakla birlikte, öğrencilerimize Diyanet’in gönderdiği mealleri dağıtmasak bile, o öğrencilerin sözkonusu ayetlere ulaşmalarının mümkün olduğu çok açıktır. Her türlü bilginin dolaşımda olduğu bu çağda, bilgi kaynaklarını saklamanın boş bir çaba olduğunu Kabul etmeliyiz. Aksine Din Öğretmenlerinin Kur’an meali verdiği öğrencilere kılavuzluk etmesi ve mealde okuduklarından kafasına takılanların bağlamını vererek kılavuzluk etmesinin yolu açılmış olmaktadır.

Madem hocamız bağlamdan bahsetmiş, bağlam bilgisi veren ve lise düzeyinde öğrencilerin anlayabileceği çevirileri yapmak, gençlerin idrakine göre bir din dili inşaa etmek 100’lere yaklaşmış İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet’in Din İşleri Yüksek Kurulunun görevi olmalıdır.

Koskoca Diyanet’in, okullara gönderdiği mealleri hangi kriterlerle seçtiğinden öte, bu mealleri kimin okuyacağını düşünmemeleri büyük bir ihmaldir. Öğretmenin, kendi verdiği mealden ayet okuyan öğrenciye, ‘Bu çeviri yanlış, eksik’ demesinin ne demek olduğunu takdir edersiniz.

İlahiyat hocası Sadık Tanrıkulu hocamızın tweetinin devamında, “Ve maalesef cevap kısmı son derece cılız. Acil ve yoğun çözüm çabası gerekiyor” demesini haklı buluyorum. Acil ve yoğun çözüm gerekiyor. Hangi cevapları cılız bulduğunu bilmiyorum. Ancak, genelde din dilimiz, özelde Kur’an meali dilimiz ‘dindar ve mümin insana din anlatmak’ formatında bir dildir. Ve Müminin de taklidi İmana sahip bir mümin olarak sorgulamayacağı, kafasının karışmayacağı, Allah’ın muradını sorgulamayı edepsizlik ve günah olarak algılayacağı varsayımına dayanır. Bu yüzden bizim meslektaşların en rahat ettikleri okullar İmam Hatip Liseleridir. Çünkü oradaki çocuklar dindar ve muhafazakar ailelerin çocuklarıdır. Sorgulamada hadlerini aşmazlar,… vs.
Orada da soru soran ve sorgulayan öğrenci gördüklerinde feryadı basıyorlar: “İmdaat, Deizm/ Ateizm İmam Hatiplere kadar girdi”

Ayrıca, liselerde öğrencilerin sorgulama ve yoğun şüpheden uzaklaşmaları için İlahiyatçı Ebu Bekir Sifil’in diriltilmeli dediği yöntem kulağa hoş geliyor:

“Gençlere en başta tavsiyem şu: Bu dini kendi başınıza kitap okuyarak öğrenmeye kalkmayın. Kitap okumak insan olmanın sanki vazgeçilmez bir unsuru gibi. Oysa biz niye kitap okuyoruz? Bilgilenmenin bir vasıtası olarak kitap okuyoruz. Peki, bilgilenmenin başka vasıtası yok mu? Var. Bizim geçmişimizde, kültürümüzde biz kitap okuyarak bilgilenmedik. Dinleyerek, bizatihi ağızdan ağza, kulaktan kulağa şifahi bilgi ve kültür nakli vasıtasıyla bilgilendik… Bu yüzden okuma faaliyetinden önce diriltmemiz gereken bir metodun üzerine eğilmek lazım. Nedir o? Bir bilenden, Allah korkusuna sahip bir bilenden öğrenme usulünü, tarzını, metodunu ihya etmemiz lazım. Buna önem vermemiz lazım.

 

İndirgemecilik yapmak istemem, ancak biraz, ‘Okullar olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim’ gibi olmuş Ebu Bekir Hocanın açıklaması. Ancak, önerdiği metodu ihya etmenin gerekli olduğuna katılıyorum. Ancak herkes için mümkün olabileceğini sanmıyorum.  Belki bazı idealist  öğretmenler için mümkün olabilir.

 

Öğrencilerin soruları ile ilgili ne yapılmalıdır?

 

  1. Öncelikle öğrencilerin soruları ve niyetleri yargılanmamalıdır. Öğrencilere sırf soru sordukları için niyet atfetmek ve ötekileştirmek son derece sakıncalı bir yöntemdir. Diğer öğrencilerin de sorgulayan, soru soran öğrenciye niyet atfedip yargılamalarına fırsat verilmemelidir.
  2. Öğrenci hangi uslüpla soru sorarsa sorsun, o uslüptan bağımsız olarak, sorduğu soruyu olması gerektiği şekilde ifade ederek, ‘….. soruyorsun, öyle mi?’ diyerek, uslüp konusunda da rehberlik yapılmalıdır.
  3. Öğrencilerin Nihat Hatipoğlu’su olunmaktan şiddetle kaçınılmalıdır. Sorulan sorunun cevabı doğrudan verilmek yerine, karşı soru olarak öğrencilerin konu üzerinde beyin fırtınası yapmalarına fırsat verilmelidir. Öğrencilerin verdikleri cevaplar üzerinden kendi bilgilerimizi ve tecrübelerimizi de ekleyerek konuyu konuşmalıyız. Ayrıca beyin fırtınasına vesile olan, o konunun konuşulmasına vesile olan öğrenciyi ve katkıda bulunan her öğrenciyi de onurlandırmalıyız.
  4. Her soruya bir cevabı olan ukala olmamalıyız. Her şeyi bilmemeliyiz. Ya da bilir gözükmemeliyiz. Öğrencilerin sordukları soruları sanki ilk defa duymuş gibi ve kişiye ya da sınıfa özel konuşmalıyız. Çünkü her sınıftaki öğrencilerin bilgi, algı, düşünce dünyası farklılıklar arzedebilir.
  5. Hiçbir öğrencinin ateist, teist, agnostic, mümin,… vs. tutumu ile ilgilenmemeliyiz. İlgilenmediğimizi de belli etmeliyiz. Son tahlilde, atalarından görerek taklidi iman ile inanmış mümin gençlerle muhatap olduğumuzu unutmamalıyız.
  6. Taklidi iman ile iman edilen hususların sorgulanmasının normal ve hatta gerekli olduğunu, sordukları soruların olmaması gereken değil, olması gereken sorular olduğunu her fırsatta söylemeliyiz. Unutmayalım ki zamanında sorulamayan sorular, konuşulamayan sorunlar daha büyük krizlere sebep olur. Lise çağlarında iyi bir rehberlikle sorulan, cevabı aranan, üzerinde düşünülen sorular, gelecekte daha büyük problemleri ortadan kaldırır.
  7. Lise öğrencilerinin özerk bir birey olma eğilimleri, kendilik bilincinin gelişmesi açısından önemli olmakla birlikte, yaşadığı toplumun kültürü ile daha merhametli bir aidiyet ilişkisi kurması bu sorgulamalar esnasında vurgulanmalıdır. Din hocaları için Hz. İbrahim çok güzel bir örnektir. O da Kendilik bilincini oluştururken atalarından geleni sorgulamıştır. Ancak babasına karşı radikal bir uslüp ile “Sen ve babalarını açık bir sapıklıkta (dalalet: şaşkınlık) görüyorum” cevabının yanlış bir çeviri olduğunu vurgulamalıyım. Bununla ilgili sehirmedya.com’daki ‘Hz. İbrahim Radikal mi idi?’ yazımın okunmasını öneriyorum. Dolayısıyla öğrencilere tevarüs ettikleri kültüre karşı eleştirel düşünmede bulunurken empati yapmaları ve doğru ifadeler kullanmaları konusunda rehberlik yapılmalıdır.
  8. Unutmamalıyız ki, öğretmen aynı zamanda bir öğrenci olmalıdır. Öğrencilerin sorularından ve bu sorulara verdikleri cevaplardan bir şeyler öğrenmeye çalışmalıyız. Ve onlardan öğrendiklerimizi de onlara ifade etmekten yüksünmemeliyiz. Öğretmeye kalkmak yerine, birlikte öğrenmeliyiz. Bu uslüp, bize öğrencilerin güvenini, saygısını kazandıracaktır.
  9. Propagandist, vaiz ve tebliğci/ vaiz olmadığımızı, öğretmen olduğumuzu unutmamalıyız. Soru soran öğrencileri irşad edilmesi gereken bir cahil, kazanılması gereken bir kayıp gibi hissettirmemeliyiz. Bir taraftan sorduğu soru ile ilgili öğrenci ile iletişim kurarken, bir yandan da öğrencinin analitik ve kavramsal düşünme becerisi kazanması konusunda tecrübe kazandırmalıyız.

 

Ne demiş Freud:
“Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz. Biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz”

Bilgelikle/ İrfanla, bilgi ile, merhametle ve sabırla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.