Son Dakika

EYVAH! Annem beni evden attı!

Okula başlamanın çocuk için ‘evden atılmak’ anlamı taşıyabildiğine dikkat çeken Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Prof. Dr. Ayşen Baykara aile ve öğretmenleri uyarıyor: “Özellikle de yeni kardeş geldikten sonra okula başlayan çocuklar, kendilerinin evden atıldığını düşünüyor, öğretmenini de bu yüzden reddediyor. Çocuk, durumdan çıkarım yapmayı bilmez, ona açık ve net bir şekilde somut yanıtlar vermek gerekir.”

 

Çocuk ve ergen psikiyatrisinin hem akademik alanda farklı bir kürsüye kavuşması hem de tıpta tedavi için farklı bir uzmanlık olarak kabul görmesinde katkı sağlayan Prof. Dr. Ayşen Baykara, çocuklarla iletişim kurarken yapılan hatalara dikkat çekiyor ve onlara somut açıklamalar yapılması gerektiği konusunda uyarıyor. İzmir’de gerçekleştirilen Futureskop etkinliğinin önemli konuklarından biri olan Baykara, çocuğun algı dünyasına değinerek, evden ilk kez uzaklaşan öğrencilerin bu durumu “annem beni istemiyor artık, evden attı”  şeklinde algıladığına dikkat çekiyor.

“ÇOCUK SOMUT YANIT BEKLER”    

Eğitim hayatıyla tanıştığında ağlama krizleri yaşayan, kavga çıkaran, saldırgan tavırlar sergileyen çocuğun vermek istediği mesaj nedir? Okula gitmeyi, zorlama, dayatma olarak algılayan iç dünyasından geçenler, belki de öğretmenleri ve aileleri olan yetişkinlere farklı mesajlar vermek içindir. Prof. Dr. Baykara, kreş ya da ana sınıfı öğrencilerinin evlerinden ilk kez düzenli ayrılık yaşamalarının travmatik düşüncelere yol açtığını vurguluyor. Ailelere ve öğretmenlere bu aşamayı çocuğun en az hasarla atlatabilmesi için işbirliği çağrısı yapan Baykara, mantıklı düşünme kalıpları henüz oluşmamış çocukların algılarını şöyle anlatıyor: “Çocuk kendine göre nedenler bulur ve o yönde sonuçlara varır. Çocuğun okulla ilk defa tanışması annenin çalışma kararına ya da aileye yeni bir bebeğin dahil olmasına denk geliyorsa, çocuğun algıladığı gerçek şudur: Annem beni istemiyor, evden atıyor. Bir de o evreye kadar sürekli evde duran çocuğa bazı sınırlar çiziliyor, kurallar konuluyor, uymadığında uyarılar yapılıyor, kızılıyor… Tüm bunlar o minik zihinde okulun bir cezalandırma yöntemi olduğu sonucuna bağlanıyor. Ağlıyor, annesine yapışıyor, okulla gergin bir ilişki süreci başlıyor, öğretmen için aşılması zor duvarlar örülüyor. Oysa çocuğa net bir şekilde anlatmak gerek: Seni evden atmadım, seni o kadar çok seviyorum ki yeni oyunlar öğrenmen, arkadaşlar edinmen için okula gönderiyorum. Öğretmenin de seni çok seviyor.”

“ÇARPIK ALGILARI ZİHİNDEN SİLEMEZSİNİZ”    

Çocukluk yıllarındaki anıların sağlam tuğlalarla örülmesi gerekliliğini anlatan Baykara, yetişkin dünyaların uyumsuz bireylerinin çocukluk yıllarında yaşadığı sorunların altında ezildiğini anlatıyor.  Çok sayıda çocuk ve ergen üzerinde gözlem yapan Baykara, çocuk zihinlerinde mesafe, zaman, mekan değişiklikleri algılarının somutlaşmadığını, anne- babanın her gidişini çocuğun terk edilmek olarak yorumladığını anlatıyor: “Birazdan, yakında, yarın kavramlarından çocuk makul bir sonuca varamaz. Ona somut anlatmak gerek; yatacağız kalkacağız o zaman gideceğiz, güneş tekrar çıktığında parka götüreceğim demek gerekli. Yoksa yerleşen çarpık algıları yetişkin zihinlerden silemezsiniz. İlk izlenimler beyinde amigdalada depolanır, çocuklukta etki eden benzer bir olay yaşadığından balık oltasından çeker gibi o tepki ortaya çıkar. Birey kendisi de anlamaz bunu. Kardeş kıskançlığı çok derin izler bırakır, anne tektir, paylaşılamaz. Evde büyük çocuğa dur sus derken küçük çocuğa aferin denildiğinde, o kenara konulma durumuna dair tepki hep hayata etki eder ve kardeşlerin birbirine kızgınlığına sebep olur. Çarpıtılmış anılar büyürken gözden geçirilip yeniden değerlendirilebiliyorsa daha sağlıklı bireyler yetişir.”

“ÇOCUĞA KURAL KOYUNCA KARARLI OLUN”

Boynunu hafifçe eğip gülümseyen bir çocuğun naifliğine ya da ağlama krizleri içinde saldırganlaşan çocukların ısrarına dayanmak oldukça zordur. Konulan kurallar, çizilen sınırlar böyle davranışlar karşısında yetişkin için en zor sınava dönüşür. ‘Hadi bu defalık tamam’ demek ya da başa çıkamayarak pes etmek, çocuğa istediğini nasıl elde edeceğine dair de büyük bir güç sağlamış olur. Ev ve okul yaşamında çocukların kurallara uyum konusunda yetişkinlerin bu tavrı nedeniyle  sıkıntı yaşayabildiğine dikkat çeken Baykara, ailelerin de öğretmenlerin de kararlı ve tutarlı bir çizgi benimsemesi gerektiğini söylüyor: “Kuralların sağlam nedenleri olması gerekir. Çocuk uygun olan ve olmayan davranışlarının karşılığını daima almalı. Teknolojik aletlerin kullanımında alınacak tavır çok önemli. En büyük hata, birlikte karar verip plan yapmak yerine birden karar verip elinden haklarını alıyorsunuz. Çocuk eve geldiğinde bir anda, ‘sana 1 hafta bilgisayar yok demek’ doğru değildir. Sınıfta o güne dek yapılması serbest olan bir davranış için birden bire yasak demek ve açıklama yapmamak doğru değildir. Çocuğa ne yaparsa bilgisayar kullanamayacağını anlatmak gerek. Keyfinize göre yasak getiremezsiniz. Hele çocuklarla iletişim kurmak yerine uzun saatler telefon kullanan yetişkinlerin onlar üzerinde özdenetim kurması çok zor.  Kuralların ağırlığı ve engellenme eşiği çocuğun yaşının ilerlemesine bağlı olarak yükseltilmeli, anne babalar ‘kıyamıyorum’ diyerek çocuklarına yaşının çok altında muamele ettiklerinde hayata hazırlıksız bireyler yetiştirmiş oluyorlar. Ailenin görevi biraz destek olmak biraz da yol göstermektir.”

Çocuğa sınırlar getirmek kadar isteklerini sağlamak konusunda da dengeli olmak gerektiğini de şu sözlerle hatırlatıyor: “İyi analık babalık çocuğa istediği zaman istediğini vermek değildir, çocuğunu dünyanın merkezine yerleştirip kendinden vazgeçmek değildir. Annelerin muhakkak kendilerine ayırdığı zaman olması gerekiyor. Mutlu insanın tahammül sınırı daha yüksektir. Çocuğunu okul çağına getirdikten sonra iş hayatına dönen anneler, ‘Neden çalışıyorsun?’ sorusunu mutlaka duyuyor. Bu durumda çocuğa verilecek en tehlikeli cevap, ‘Sana oyuncak almak için’ demektir. Ben çocuklarıma çalışma hayatını onun oyunlarına benzeterek anlattım; ‘Sen oyun oynarken ne kadar mutluysan ben de çalışırken kendimi mutlu hissediyorum’ derdim.”

KAVGACI ÇOCUK ÖZGÜVENLİ DEĞİLDİR!    

Prof. Dr. Ayşen Baykara, insanın sağlıklı ruhsal gelişiminde en sağlam temelin özgüven ve özdenetim olduğuna dikkat çekiyor. Çocuğun taşkın ve uyumsuz davranışlarının özgüven olarak yorumlanmasının aile ve öğretmenlerce sık yapılan bir yanlış olduğuna dikkat çeken Baykara, çocuklarla iletişim halinde olan yetişkinlere önerilerde bulunuyor: “Özgüven demek mütehakkim olmak değildir. Çocuklardan bahsedersek çok başarılı çocuk lider olmak için böyle davranıyor demektir. Bazen akranlarıyla uyum sorunu yaşayan çocuklar için ailelerini rahatsız etmemek adına ‘özgüveni yüksek, ondan böyle davranıyor’ deniliyor. Zaman zaman bazı sohbet programlarında ya da bir araya gelinen ortamlarda şunu söyleyen yetişkinler duyuyorum; ‘Ben açık sözlüyüm, çekinmem, aklıma geleni içimde tutmam’. Kavgacı çocukları özgüvenli sanarak yetiştirdiğimizde böylesi bireylere dönüşüyorlar. Söylenen yer, zaman, yer, tavır uygun değilse bu açık sözlülük değildir. Oysa özgüvenli çocuk iyi geçinerek kendini göstermeye çabalar, liderlik vasfını ortaya koymayı amaçlar. Özgüvenli çocuk kendisiyle barışıktır, çevresiyle barışıktır, gelişim sürecinde kendinden hoşnut bir bireydir ve çevresinden de hoşnuttur. Yetiştirdiğiniz çocuklarınızın önce kendisinden hoşnut olmasını sağlayın. O zaman kendisini ifade etmek konusunda da uygun yolları becerecektir.”

ÇOCUKLA KONUŞMANIN DA DOĞRU ZAMANI VARDIR

Yetişkin çocuk arasındaki diyaloğun uygun zamanı, çocuğa göre mi belirlenmelidir yoksa yetişkin istediğinde mutlaka konuşulmalı mıdır? Çocuklarla iletişim konusunda, ebeveyn ve öğretmenlerin doğru zamanı tespit etmekte sıkıntılar yaşayabildiğini söyleyen Prof. Dr. Baykara sağlıklı iletişimin ipuçlarını veriyor: “Kültürümüzde hakim görüş, çocuğun konuşmak için hazır olmasını beklememekten yanadır. Eğer yetişkin konuşmak istiyorsa çocuk direkt buna uyum sağlamalıdır diye düşünülüyor. Çocuğa, ‘Sınavın nasıl geçti?’ diye sorulduğunda ‘iyi’ diyor ve diyaloğu orada bitiriyorsa anlamalısınız ki problem var. Zaten bu yanıtı aldığınızda ses tonu da gerekli mesajı verir, tek sözcükle de kestirip atıyorsa konuşmak istemiyor demektir. Yetişkinler de öfkesi çok büyük olduğunda konuşmaktan, anlatmaktan kaçınır; çocuk da böyledir aslında. ‘Sanırım biraz sorun var, konuşmak istediğinde ben buradayım’ diyebilmek, çocuğa sakinleştiğinde geleceği açık kapı bırakmak gerek.”

Çocukla konuşurken ona, “Kızacak ne var sanki” demenin doğru bir yaklaşım olmadığını vurgulayan Baykara, yetişkinlerin duygu tahlili yapmakta sorun yaşayabildiklerini şu sözlerle söylüyor: “Olaylara üçüncü bir göz gibi bakabilmek gerek. Karşındaki insana ‘Kızacak ne var?’ demek yerine, ‘Kızdın sanırım ama kızdırmak için söylemedim’ diyebilmek gerek. İnsanın, kendi zihnindeki fotoğrafına ara ara bakması gerek. O konuşma sırasında nasıl bir tavır, beden dili içindeydiniz ki farklı anlaşıldınız. Çocuğun yanlışında öfke ile bahseden yetişkine soruyorum, neden bu sözcükleri kullanıyorsun; ‘Üzülüyorum’ diyor. Oysa hissedilen duygu öfke. Bu duygu tahlillerini yapamamanın da temelinde çocuklukta yaşananlar yatıyor.”

TEMBELLER SIRASINDAKİ ÇOCUĞU KAZANAMAYIZ!

Prof. Dr. Ayşen Baykara’nın öğretmen ve okul yöneticilerine hitap ederek üzerinde durduğu önemli bir nokta da; tembeller- çalışkanlar sırası ayrımı yapılması… Öğretmen masasının karşısındaki sıraya oturtulup sürekli diyalog kurulan çocukların çalışkanlar, duvar dibine bırakılıp sürekli azarlanan çocukların tembeller olarak tanımlandığı yıllar çok da uzak değil. Prof. Dr. Baykara’nın tespitlerine göre; günümüzde başarısızlık yaşayan yetişkinlerin çoğu, okul yıllarında tembeller sırasına terkedilenlerdi; “Kültürel olarak uygun dille eleştiri yapmayı bilmiyoruz. Çocuklar, doğru eleştiriye ve eksiklerini tamamlamaya daima açıktır. Ancak tembeller sırası ayrımı, çok acımasızca bir gruplaştırmadır. Çalışkanlar sırasındaki çocuğun başını okşayıp, kırmızı kurdele takıp, onun panodaki elmasını kırmızıya boyayıp, duvar dibine itilen tembel diye tanımlanan çocuğa yüz çevirmek, bir neslin kaybıdır. O sırada oturan çocuk, çalışma gereği de duymuyor zaten; etiketlenmiş çünkü tembel diye. Bu uygulamayı yapan öğretmenlerimiz varsa halen, umarım biran evvel vazgeçerler.”

ÖDEV YAPAN ÇOCUK BİR HAYAL DEĞİL

Okulda verilen ödevlerini ve evde kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmeyen çocukların özdenetim duygusunun tam gelişmediğini söyleyen Prof. Dr. Baykara, çocuklar için yetişkinlerin nasıl yol gösterebileceğini şu sözlerle anlatıyor: “Özdenetimli çocuk uyumludur, kendini ezdirmez ama kaba kuvveti de kullanmaz. Çocuk somut düşünür, güç soyut bir kavramdır. Bu nedenle çocuk güçten bir akranından fiziksel üstünlük sanabilir. Vikingler çizgi filminde o kocaman Vikingler değil de aklını kullanan Viki’nin her şeyi halletmesini örnek gösteren projeler yapılmalıdır. Çocuk, küçük yaşta böyle örneklerle karşılaşırsa gelecek yıllarda da ödevlerini kendi yapabilen, sorunlarını çözebilen bireye dönüşür. Çocuklara karşı yapılan önemli bir hata da, hastalandıklarında yaşından çok daha küçükmüş gibi davranmaktır. Hasta da olsa daima geleceğe doğru bir adım taşıyacak iletişimler kurulmalıdır.  Çocuklar istiyor ki aile ona ihtimalleri söylesin yol göstersin ama yola müdahale etmesin.”

İYİ BİR ÖĞRETMEN, ÇOCUĞU KURTARABİLİR

Ergenlik dönemini kilit noktası olarak değerlendiren Baykara, “Revizyondan geçiyoruz ve yeni kimlik kazanıyoruz. Eğitim durumu yüksek bir kadın, bebeği olunca işini bırakmış, kendini sadece ona adamışsa kafasında bir çocuk kurguluyor ve kurgusal olana göre hareket ediyor. Karşısındaki gerçek çocuğu algılamaktan uzaklaşıyor ve ona zihnindekini empoze ediyor. 15-16 yaşlarında bir genç kız danışanım vardı, tüm saçları dökülmüş. Bir seansımızda dedi ki; ‘Annem uyuduğumu sandığı zamanlarda elinde büyüteçle kafamı inceliyor saçlarım çıkıyor mu diye. Bu beni rahatsızlığımdan daha çok üzüyor.’ Anneler çocuğunu anlamakta objektif olamayabiliyor. Böyle durumlarda aklı başında öğretmenler, okul rehber uzmanları, iyi arkadaş çevresi ile çocuk kendini kurtarabiliyor.” diyerek öğretmenlerin ergenlik sürecinde önemli bir rolü olduğunu vurguluyor.

ÇOCUKLA BİRLİKTE UYUMAK DA İSTİSMAR ETMEKTİR!

Çocuğun ev ile okul ortamında sağlıklı ilişkiler kurabilmesi, aile ve öğretmen iletişiminde yaşadığı zorlukları aşabilmesi için yetişkinlerin tavırlarının büyük önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Ayşen Baykara, yapılan yanlışlara dair şunları söyledi: “Çocukla yetişkin arasındaki bağlılık önemlidir ama bu her iki taraf için de bağımlılığa dönüşmemeli. Anneler kendilerine muhakkak bir meşgale bulmalı; çalışabiliyorsa çalışmalı, kendini geliştirip yetiştireceği bir alan keşfetmeli. Annelerinin bağımlılık geliştirdiği çocuklar okul yaşamlarına sağlıklı bir başlangıç yapamıyor. Uzaklaştığında da o çocuk bağımlılık ihtiyacıyla bir alışkanlık edinecektir. Bir de bizim kültürümüzde çok yanlış bulduğum çocuklarla aynı yatakta uyuma alışkanlığından kurtulmak gerek. ‘Çocuğumun kokusuna doyamıyorum’ diyerek anne-baba-çocuk birlikte uyuması, çocuğun istismarlarından biridir de aslında. Çocuk odasında yatar, ona kapısının önünde uyuyana dek bekleyeceğini güvende olacağını anlatmak gerek.”

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.