Son Dakika

Eğitimde farklılaşma, tercih değil zorunluluktur

Eğitimci Yazar Barış Aygener ile yeni çıkan kitabı Pedagojik Dertlenmeler üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aygener, eğitim dünyasında değişimin gerekliliğini anlatarak şunları söyledi: “Eğitime yönelik ihtiyaç ve beklentilerin, amaçların farklılığı, çoklu eğitim sistemlerini doğuracak. Sistemin kendisi için iyi, kötü, uygun olup olmadığını değerlendirecek insanlar. Her yönden farklılaşmış bir nesil var çünkü, göreceksiniz önümüzdeki dönemde eğitim adına konuştuğumuz her şey farklılaşacak; müfredattan  kariyer planlamaya, bu bir zorunluluk. Bunu gören ve hazırlıklarını yapabilen eğitim kurumları kalacak, diğerleri eski şarkılarını söyleyerek yok olup gidecekler. Eğitimin farklılaşması ve olabildiğince kişiselleştirilmesinin bir tercih değil zorunluluk olduğunu söylüyorum.”

 

Söyleşi: Canan GÜLEÇ

Öncelikle okurlarımız için kendinizi tanıtır mısınız?

1974 yılında Ankara’da eğitimci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Liseyi o zamanki adıyla Ankara Kız Lisesinde bitirdim. Hacettepe Üniversitesinde sosyoloji- psikoloji okudum, üniversiteden dereceyle mezun oldum. Lisans eğitimim devam ederken öğretmenlik formasyonlarını tamamladım. Yine Hacettepe Üniversitesinde sosyoloji masterı yaptım ve bilim uzmanı unvanını aldım.  İzleyen yıllarda bu sefer farklı bir alandaki masterını  Siyaset ve Sosyal Bilimler alanında Gazi Üniversitesinde yaptım. Doktora programına ise Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde devam ettim, sonrasında Anadolu Üniversitesinde uluslararası ilişkiler okudum. Eğitimim sırasında çocukluğumdan itibaren garsonluktan reklamcılığa, fotoğrafçılıktan gazeteciliğe kadar birçok alanda iş deneyimi edindim. Askerliğimi Erzurum’da yaptım. Askerliğim sırasında özel eğitim alma olanağı olmayan yoksul, dezavantajlı öğrenciler için kurduğum Mehmetçik Dershanesiyle binlerce öğrencinin üniversiteli olmasında pay sahibi oldum. Hizmetlerim üstün hizmet ve takdir belgeleriyle ödüllendirildi. Profesyonel yaşamda bir süre özel eğitim kurumlarında çalıştıktan sonra kendime ait eğitim kurumunu ve bu kurum bünyesinde faaliyet gösteren yayınevini kurdum. Bilkent Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştım. Üniversiteye bağlı okullarda ve bağımsız eğitim kurumlarında eğitimci, psikolojik danışman olarak görev aldım. Dünyadaki eğitim sistemlerini yerinde gözlemlemek ve araştırmalar yapmak amacıyla Avrupa’ya seyahatler yaptım. Yerel, ulusal ve uluslararası platformlarda ve akademik toplantılarda yer alıp makaleler yayınladım, televizyon ve radyo programları hazırlayıp sundum. Eğitimpedia, Arsız Sanat, Dibace gibi saygın ve vizyoner platformlarda yazılarım yayımlandı. Gündeme ilişkin yazılarımı Bodrum Gündem için kaleme aldım, çeşitli medya kanalları aracılığıyla görüş paylaştım. Çocuk eğitiminde oyunun ve masalın önemine inanarak yaratıcı dramanın ve masalın ağırlıklı olarak kullanıldığı projeler geliştirdim. Dünyada P4C diye bilinen “Çocuklar İçin Felsefe” programının yaygınlaşması ve eğitim müfredatlarında yer alması için girişimlerde bulundum. Kişiselleştirilmiş ve farklılaştırılmış  kariyer planlama modeliyle Türkiye’de öncü bir rol üstlendiğimi söyleyebilirim. Kişisel gelişim ile mesleki gelişimin harmanlandığı yenilikçi, insan odaklı çalışma kültürünün, girişimcilik ve liderlik anlayışının yaygınlaşması için kurumlara seminerler, konferanslar verdim. “Kendini Bilme Çalışmaları” adını verdiğim atölyeler düzenledim. Kadim bilgelikle günümüz bilim ve felsefesinin harmanlandığı bir anlayışın eğitim, iş, kültür çevrelerine egemen olması için danışmanlık hizmetine halen devam ediyorum. Bir erkek bir kız olmak üzere iki çocuğum var, altı yıldır Bodrum’da yaşıyorum.

“TARİHİ PERSPEKTİFTEN BAKMAK BİZE DERİNLİKLİ BİR BAKIŞ AÇISI VERİR”

İçerikte bir yandan eğitim tarihine dair bilgiler varken diğer yandan da güncel durumumuza dair yorumlar yer alıyor. Kitap fikri nasıl oluştu ve yazım süreci nasıl gelişti?

Herhangi bir konuyu değerlendirirken tarihsel perspektiften bakmak, bizi günlük olayların sıcaklığından kurtarır; bize derinlikli bir bakış açısı verir, bu sayede ufkumuz genişler. Bugün dünün bir sonucu. Örneğin bugün insanlık tarihi açısından sanayi toplumundan dijital topluma geçişi yaşıyoruz, hepimiz bu geçişe tanıklık ediyoruz. Bizler modern eğitim anlayışının, sanayi toplumunun ve ulus devletin ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek biçimde düzenlendiğini biliyoruz. Mimarisinden müfredatına, oturma düzeninden meslek alanlarına kadar tüm işler bu ihtiyacı karşılamak üzere oluşturuldu. Fakat son 20-30  yılda dünya internet, bilişim teknolojileri lokomotifliğinde çok hızlı kabuk değiştiriyor. Dünya tarihinde 200-300 yılda gerçekleşecek değişimler çok kısa sürede yaşanıyor. Haliyle bugünün konu ve sorunları, dünün cevaplarıyla açıklanamıyor. Bu durum tüm alanlar için geçerli. Eğitim alanından örnek verecek olursam 21. yüzyıl çocuklarını sabahtan akşama kadar öğretmenlerin gardiyan gibi nöbet tuttuğu, dikenli tellerle çevrili, hapishane ile aynı mimariye sahip kapalı mekânlarda, birbirinin ensesini görecek biçimde oturtup sınıfın tek bilen otoritesinin verdiği bilgileri öğrenmek üzere, eskimiş bilgilerle daha ne kadar tutabiliriz ki? Pandemi öncesinde sistemin tıkandığını görüyorduk. Yeni sorunlar eski paradigmayla çözülemez diyorduk. Çocuk ve gençlerin, velilerin, öğretmenlerin kısaca sistemin tüm paydaşlarının çığlığını duyuyorduk. Tarih böyle akıyor, akıntıya kütük dayanmaz. Zamanın ruhu eğitim modellerini de değiştirecek elbette. İhtiyacımız olan paradigmal bir dönüşüm. İşte tarih bilinci bizim yaşama, konulara tuvalet penceresinden değil terastan bakmamızı sağlıyor. Aksi taktirde günlük yaşama gömülüp müfredat nasıl yetişecek, üniversite sınavlarında hangi konular çıkacak diye kaygılanıp dururuz. Bu gelecek körlüğüdür, yürüyen merdivenlerde tersine koşmaya çalışmaktır.

Öteden beri yazı dünyasının içindeydim zaten, öncelikli olarak akademik metinlere ağırlık veriyordum. Fakat insanlar uzun, soğuk, akademik yazıları okumak istemiyorlar artık. Günlük yaşamın içinden samimi, sade bir üslupla kaleme alınan yazıları tercih ediyorlar. Burada gözetilmesi gereken şey, günlük yaşamı değerlendirip yorumlarken akademik zenginlikten yararlanma zorunluluğu. Yazılarımda sade, akıcı, yaşamın içinden bir dil kullanmaya dikkat ederken insanlığın birikimi olan bilim ve felsefeden ödün vermemeye gayret ediyorum. Bunu da okuyucuya hissettirmeden yapmaya çalışıyorum. Yaşarken havayı soluduğumuzu fark etmeyişimiz gibi okuyucu da deneme tarzındaki yazılarımı okurken farkında olmadan bilim ve felsefenin ışığıyla aydınlansın istiyorum. İşte bu tarihsel farkındalıkla pandeminin dönüştürücü işlevini okuyucularla paylaşmak isteme kaygımdan doğdu Pedagojik Dertlenmeler.

 

YENİ SORULARA ESKİ CEVAPLARLA ÇÖZÜM BULAMAYIZ

Kitabınız hem eğitimciler hem de velileri sayfalarında buluşturuyor. Böyle bir ortak söyleme ihtiyaç vardı. Size gelen yorumlarda ne diyorlar?

Aslında öğretmeninden velisine kadar sistemin tüm paydaşları tıkanmışlığın, yeni sorulara eski cevapların çözüm olmayışının farkında. Öğretmen, veli, idare, öğrenci… Farkında mısınız, herkes birbirinden şikayetçi, hem de uzlaşmaz biçimde. Şikayetçi olan paydaşları herhangi bir şikayet konusunu, örneğin üniversite sınavlarına hazırlık sürecindeki bir durumu, değerlendirmek üzere bir masada toplayın, her biri kendi açısından değerlendirsin, göreceksiniz herkes yerden göğe kadar haklı. Dünyada üniversite kavramı değişirken, çoklu zekâdan, bilginin yerini becerilerin yer aldığından söz edilirken tüm paydaşları bir deli gömleğini giymeye zorlayamazsınız. Çocukları sabahtan akşama kadar bir sıranın üzerinde “Hadi çocuklar, çiçek olun.” diyerek tutamazsınız. Hal böyle olursa  hiperaktivite, uyum sorunları ile uğraşır durursunuz. Kaç tane çocuğa ilaç vereceksiniz daha. Sıkıntı akvaryumun suyunda, balıkta değil. İşte bir konuyu çoklu bakış açılarıyla, zamanın ruhunun farkındalığıyla değerlendiren söylem, paydaşları karşı karşıya gelmekten kurtarıp yan yana getirdi;  ortak bir paydada buluşturdu bizi. Adeta taciz şiddetinde gelen yorumlar, durduğumuz yerin ne denli doğru olduğunu gösterdi. Gerek okullara yaptığım danışmanlık hizmetlerimde gerekse veli ve öğrenci danışanlarımla gündemimiz; geleceğe hazırlanmak, çocuklarımızın ilgi, merak ve yetenekleri doğrultusunda kariyer planlaması yapmak… Bir Çin özdeyişinin dediği gibi, “Değişim rüzgârları estiğinde aptallar duvar örer, akıllılar yel değirmeni yapar.” Biz yel değirmenlerimizi kuruyoruz.

“DÜNYA DEĞİŞİYOR, BUNA UYGUN OLARAK EĞİTİM SİSTEMİ DE DEĞİŞİYOR”

Günümüz eğitiminin 21. Yüzyıl çocuklarına uygun olmadığını ve bu yönde eleştirilerinizi dile getirmişsiniz. Sistemi hep eleştiriyoruz ama en uygunu ne olmalı sizce?

Canan Hanım, çok güzel bir soru. Bir sistemin iyi, kötü, uygun olup olmadığına karar verebilmek için sistemin amacına, kullandığı metot ve araçlara, çıktılarına bakmak gerekir. Modern eğitim sistemi, sanayi toplumunda fabrikaya işçi yetiştirmeyi, ulus devlete uslu vatandaş yetiştirmeyi amaçlamıştı, buna uygun metot ve teknikler geliştirdi, sonuçlarını  da 200-250 yıl boyunca yaşadık. Şimdi dünya değişiyor, buna uygun olarak eğitim sistemi de değişiyor. Yoksa tüm dünyada PISA sınavlarını ekonomi sektörünün önde giden kuruluşu neden yapsın? Çünkü dünya küreselleşti, yeni ekonomi için geçmişin eğitim çıktıları uygun değil. Nerede durduğunuz önemli yani. Siz lise ve üniversite sınavları üzerine kurulu bir özel okul yöneticisi olsanız sistemden beslenen olarak değişmesini ister misiniz? Geçen hafta bir özel okul sahibi, danışmanlık istedi benden. Dönüşümün farkında, çok kısa süre içinde sınavların, müfredatın böyle kalmayacağının farkında, uyumlanmak istiyor, yoksa kaybolup gidecek.

Bu noktada iki şey söylemek isterim. Artık koca koca sistemler olmayacak, o kitlesel, yaygın, örgün eğitim için geçerliydi, kitle parçalandı sosyolojik olarak bu böyle, şimdiyse farklılaşmış bir nesil var. Farklılaşma, 21. yüzyılın sihirli kavramı. Eğitime yönelik ihtiyaç ve beklentilerin, amaçların farklılığı, çoklu eğitim sistemlerini doğuracak. Sistemin kendisi için iyi, kötü, uygun olup olmadığını değerlendirecek insanlar. Her yönden farklılaşmış bir nesil var çünkü, göreceksiniz önümüzdeki dönemde eğitim adına konuştuğumuz her şey farklılaşacak; müfredattan  kariyer planlamaya, bu bir zorunluluk. Bunu gören ve hazırlıklarını yapabilen eğitim kurumları kalacak, diğerleri eski şarkılarını söyleyerek yok olup gidecekler. Eğitimin farklılaşması ve olabildiğince kişiselleştirilmesinin bir tercih değil zorunluluk olduğunu söylüyorum. Söylemek istediğim ikinci şey, benim eleştirel tutumum. Benim durduğum yer, insanın biricikliğinin olduğu yer, insanın kendine özgü doğasının bulunduğu yer. İnsan, zamanı yakalayacak elbette. Fakat ben, her bir insanın kendine özgü doğasını ne sanayi toplumunun ihtiyaçlarına ne dijital toplumun beklentilerine feda edemem. Öğrenciyi bir müşteri, herhangi bir sektörünün potansiyel personeli, devletin uysal vatandaşı  olarak göremem. Pedagojik bir duruş, etik bir yaklaşımı esas tutmak gerekir. Öğrenci her şeyden önce duygu ve düşünceleri, ilgi, merak, yetenek ve tercihleri ile doğasına saygı duyulacak, doğasına uygun olarak, doğa içinde, doğallıkla yaşama hazırlanmasında rehberlik edilecek, biricik bir insandır. Bu bir idealdir, bu idealle yaşam arasındaki makas ne kadar açıksa o kadar eleştireceğim. Yıllar önce söylediğim ve çok da kabul gören bir sözümü hatırladım şimdi. ‘Manifestosu ve ütopyası olmayan herhangi bir insandır.’ diye. Söylediğim ideale uzak düşen her şey, her uygulama manifestom içinde yer alacak, ideala yaklaştıran her şey ise ütopyama yaklaştıracak bizi. Şimdi haykırıyorum, dertlerimi haykırıyorum Pedagojik Dertlenmeler’de. Dikkatinizi çekmiyor mu, kitaptaki başlıkların neredeyse her birinin aforizma niteliğinde oluşu. ‘Beni Tanı ve Bana Saygı Duy; Fabrikaya İşçi Yetiştiren Eğitim Sistemiyle Dijital toplumda Yol mu Alınır; Duyalım Artık Gençlerin Sessiz Çığlığını, Stratejik Hatalar Taktik Başarılarla Giderilemez….’

“YENİ BİR DÜNYA KURULUYOR FAKAT BİZ OYALANIYORUZ”

Evde eğitim pandemi sürecinden de bağımsız olarak özellikle Amerika’da uygulanan bir tercih. Evde eğitimde aile bireylerinde aranan belli bir kriter var mıdır? Evde eğitimin çocukta kazanımları nasıl izlenmelidir?

Yine çok güzel bir soru. Uzaktan eğitim pandemiden önce kullanılmış. 1970’lerden itibaren özellikle dil eğitiminde, yer yer mektupla, yer yer açık üniversiteler yoluyla. Şimdi hibrit eğitimin üç saç ayağından biri olarak eskisi güncellenerek geliştiriliyor. Üç saç ayağından biri; uzaktan eğitim, yani öğrenci ve öğretmenin etkileşiminin olmadığı, öğrenmenin öğrencinin uygunluğuna göre farklı zaman ve mekânda gerçekleştirildiği eğitim. Bir diğeri online, dijital platformların kullanıldığı ama etkileşimin olduğu eğitim. Saç ayağının üçüncü parçası ise yüz yüze eğitim. Bu üç tip eğitimin harmanlanması söz konusu. Şu anda ülkemizde böyle bir harmanlama yok. Sınıfta tahta başında anlatılan ders, ekranda tekrar edildiğinde oldu sanılıyor. Durum öyle değil halbuki. Başlarda idmansız yakalanıp inmek zorunda kalmıştık, fakat hâlâ bir değişiklik yok. Hangi konunun, hangi düzeyde ne oranda harmanlanacağı, dersin buna uygun olarak uzaktan, online ve yüz yüze nasıl tasarlanacağı konusunda bir farkındalık yok. Şu anda sistemin tüm parçaları, öğrenciden veliye, öğretmenden idareciye herkes birbirini oyalıyor. Yeni bir dünya kuruluyor fakat biz oyalanıyoruz.

Bu dönemde evde olan öğrenciye rehberlik etmek çok önemli. Gerçek bir fırsat bu. Öğrencinin kendini keşfetmesi, ilgi ve meraklarının peşini kovalaması, yeteneklerinin yaşamda karşılık bulması, sonuçta çeşitlenip zenginleşmesi için gerçek bir fırsat. Öğretmenliğin tarihsel rolü değişiyor, artık öğrencilere bilmediklerini öğreten tek otorite değil öğretmen. Mentorlüğe evrildi öğretmenlik. Bu da çok önemli. İyi bir mentorün danışmanlığında ve anne babanın iş birliğinde çocukların kazanımları artacaktır bu fırsat döneminde, tabii fark edip harekete geçen için. Diğer kesimler içinse tam bir kopma ve uzaklaşma olacak.

“YENİ OKUL KAVRAMINI TARTIŞIYOR DÜNYA”

Okulsuz ve sınavsız eğitime dair fikirler hep konuşuluyor ancak şu süreçte de “çocuklar okuldan uzak kalmamalı, sosyalleşme ve akran öğrenimi için okul gerekli” diyoruz. Okullaşmayı mı yeniden tanımlamalı ve kurgulamalıyız acaba?

Okul kavramı değişiyor. Yeni okul kavramını tartışıyor dünya. Öğrencinin ekosistemi, sosyalleşme biçimleri değişiyor, bulut sosyalleşmesi kavramı girdi sosyoloji literatürüne. Çocukların ilgilerine uygun, yeteneklerini geliştirmeye dayalı yeni yeni küçük grup eğitimleri başladı. Onca farklı çocuğu küçücük sınıfın içine tık, gözetim altında tut, buydu ve hâlâ bu okul diye sunduğumuz yapı. Fakat öğrenciler çok seçici, kendini yavaşlatacak, oyalayacak, nitelikli sosyalleşmeye neden olmayacak, oyunlaşmayı kullanmayan, eğlenceyi işin içine katmayacak, çözümleri kabul etmiyorlar. Alternatifleri o kadar çok ki dijital olarak. Sizin okul olarak rakipleriniz çok güçlü artık. Sınav korkusu, not tehdidiyle bir iki sene daha tutabilirsiniz, üst seviyedekileri. Ulu orta dağıtılan katılım belgeleri, sertifikalar, diplomalar işe yaramayınca insanların gözü açılıp hesap sorar hale gelecekler. Alt seviyedekileri tutmanız mümkün değil, onlar su katılmamış dijital yerli çünkü, sorgulamaları çok ve aidiyetleri çok zayıf. Okullar; ilk öğretim okulları,  oyun, drama ve teknolojinin yoğun kullanıldığı çocuk yaşam merkezlerine, liseler beceri atölyelerinden oluşmuş kariyer merkezlerine dönüşecek.

 

Yaşadığımız uzaktan eğitim, online dersler pandemiden kaynaklanan zorunluluk bittiğinde de eğitim hayatında farklı bir sistem getirecek mi?

Hibrit eğitim söz konusu olacak. Örneğin bir konu yüzde 30 uzaktan, yüzde 40 karşılıklı etkileşimli çevrimiçi, yüzde 30 da yüz yüze laboratuvarda ya da beceri atölyelerinde işlenecek biçimde tasarlanacak. Tüm müfredat, ders ders tasarlanıp yapılandırılacak, haliyle. Öğrencilerin seçim ve tercih hakkı olacak. Bir süre sonra müfredatın uzaktan ve çevrimiçi olan  kısmını internetteki başka bir şirketten satın alabilecek öğrenci. Ortaokula giden oğlum, youtube’da bulduğu bir matematikçinin dersinden çok daha iyi anladığını, hiç sıkılmadan öğrendiğini söylüyor. Bir kurumun ya da eğitmenin eğitim verebilmesi için normalde Mili Eğitim’in onayı gerekli, fakat bugün yasal engeller fiilen ortadan kalkmış durumda. Önümüzdeki günlerde eğitim üzerine çok daha fazla tartışacağız. Zira cin şişeden çıktı bir kere.

 

Düşünmenin tartışmanın önemine değinerek felsefenin önemini anlatıyorsunuz, P4C’nin yaygınlaştığı ve doğru uygulamalarının önem kazandığı bir dönemde de bu sözleriniz çok kıymetli. Sizce felsefe yapabilmek bu kuşağa ne kazandıracak?

Harika bir soru, sizinle söyleşmek zevkli. Pandemi insanın anlam arayışının artmasına, farklı yaşam tercih ve tarzlarının sorgulanmasına, insanın ve zamanın değerinin teslim edilmesine neden oldu. Teknolojinin yaşamımızın içinde oluşuna hiç bu kadar tanık olmamıştık. Teknoloji ile bedenler buluşacak. Artırılmış gerçeklik, yapay zekâ uygulamaları daha popüler hale gelecek. Tüm bunlar, etik konuların çok daha fazla konuşulmasına neden olacak. İnsanın ne olduğu felsefi antropolojinin konusu idi şimdi herkesin konusu. Bedenine teknolojik bir eklenti taktıran insan, hafızasına bilgi yükleyen çocuk, trafik kurallarını ihlal eden sürücüsüz arabaya cezanın nereye, kime kesileceği, robotunuz komşunun camını kırdığında ne yapacağınız, cinsiyet, iklim, temiz enerji… Bakın konulara. Ontolojik, epistemolojik, etik ve estetik konu ve sorunların devasa artışına tanık olacağız. Felsefe soru sorar, yeni ve büyük sorular sorulacak, felsefe eleştirici sorgulayıcıdır ki bu dönem tam da bu tavra ihtiyaç duyulan dönem. Hem felsefe çocukça bir etkinlik değil mi? Bu kadar büyük soruları bir çocuktan başka kim sorabilir?

“ÇOCUKLARI DOĞAYLA BULUŞTURMANIN YOLLARINI BULMALIYIZ”

Doğanın kıymetini anlatan yazılarınız var. Sosyal mesafe şartıyla köye kırsala dönüş hız kazansa da günümüz ebeveyni çoğunlukla şehirde büyümüş ve doğadan bağımsız yaşayan bir kitle. Çocuklarımız bizden bir adım ileriye gidip uyum sürecini hızlıca tamamlayabilir mi?

Çocukluğumda çocuk parkında, açık havada, geçirdiğim saatleri düşünüyorum. O anların tadı hâlâ damağımda. Arkadaşlarla ağaçlara tırmanır, kedi köpek kovalar, yaprak toplar, ön bahçede çukur kazar, arı kovanına çomak sokar, topladığımız kozalak ve taşlardan bir dünya inşa ederdik. Çok geçmedi bu yılların üzerinden. Modern hayat o kadar hızlı ki… Günlük yaşamımızın bir parçası olan doğayla acıkıp susadığımızı unutturacak denli bütünleşerek kurduğumuz ilişkiyi bugünün çocuklarına anlattığımda bana farklı bir dünyadan gelmişim gibi bakıyorlar. Bugünün çocuklarının doğayla ilgili deneyimleri çok sınırlı çünkü. Çocuklar gün boyu okullarda. Akşam ve hafta sonları da bil- gisayar, telefon, tablet başında. Ebeveynlerin çocuklarını aktivitelere boğan günlük programlarla inanılmaz bir baskı altına almaları da işin başka bir boyutu. Ailelerin zamansızlıkları, çocukların oyun alanlarının azalması, sokakların trafik açısından güvenilir yerler olmaması, hayvanlardan ya da haşerelerden geçebilecek hastalıklar gibi ilk anda akla gelebilecek birçok neden yüzünden çocukların artık doğadan kopuk yaşadıklarını görüyoruz. Bu kopukluğun bedelini aileler, en çok da çocuklar ödüyor, ödeyecekler. Anlıyoruz ki çok zamansız kesildik doğanın memesinden ve sağaltıcı etkilerinden. Çocukları doğayla buluşturmanın ve onların doğayla bağ kurmalarını sağlamanın yollarını bulmalıyız. Ancak o zaman öğrenmekten zevk alan, meraklı, araştırmacı, gözlem yapan, çözümler üretebilen, doğa ve diğer tüm zekâ alanlarını aktif bir şekilde kullanabilen, daha sağlıklı, yaratıcı, stressiz, mutlu, çevre ve doğaya önem veren çocuklar yetiştirebiliriz. Kırsala dönüş hızlanacak, farklı ve çoklu yaşam tercihleri gündeme gelecek. Çocuklar süreci ailelerinin farkındalığı kadar, farkındalıkları ölçüsünde doğadan uzak ya da yakın kalacaklar.

EVLATKOLİK AİLELERDE DİREKSİYON ÇOCUKLARA VERİLİYOR

Evlatkolik dediğiniz bir ebeveyn grubu var. Bu veli grubunun özellikleri ve çocuklarının  hayatlarına verdikleri zarar nedir?

“Evlatkoliklik” bir anne baba tutumu. Çocukları ve anne babaları bugün için olumsuz etkilediğini gördüğümüz, yarınlarda olumsuz etkisini daha fazla hissedeceğimiz bu sağlıksız anne baba tutumu. Ebeveynlerin çalışma yaşamının geleneksel rol dağılımını etkilemesi, enformasyon toplumunun otorite kaynağı olarak bilgiye sahip olan tarafı değiştirmesi, küresel dünyada çocuğun toplum içindeki yerinin ve rolünün farklılaşması, azalan çocuk sayısı gibi birçok değişkenin ağırlık payı var elbette, çocuğun hayatımızın merkezine oturmasında. Sonuçsa hep aynı: Ailede belirleyici olanın çocuk olması, anne babalarınsa çocuklara adanan yaşamları. Anne babanın çocuğu yaşamın merkezine alarak kendi yaşam idealleri durumuna getirmeleri, akademik donanımından sosyo-kültürel etkinliklerine, dil becerilerinden sanatsal yaşam deneyimlerine kadar her alanda mükemmel, başarılı, âdeta “proje çocuk yaratma” gayretleri, çocuğun bugün karşılaştığı, yarınsa karşılaşabileceği tüm sorunlarını görüp çözmeleri, karşısına çıkabilecek engelleri derhal ortadan kaldırmaları, aile yaşamının direksiyonunu çocuğa vermeleri evlatkolikliğin günlük yaşama nasıl yansıdığını gözler önüne seriyor. Oysa anne babanın yaratmaya çalıştığı, her bakımdan donanımlı proje çocukla çocuğun gerçek potansiyeli arasındaki fark artıkça patolojiler de artıyor. Sorunları anne babası tarafından çözülen, deneyim yoksulu çocuk, mücadele etmeyi öğrenemiyor, sorun çözme becerisi geliş- tiremiyor; zayıf, kırılgan ve hassas kişilik içinde debelenip duruyor. Yaşam karşısında öz güvensiz ve kaygılı bir tutum geliştiriyor. Aileye yön verecek direksiyonu kontrolsüzce kullanan, egosu kendisinden büyük çocuk, dürtüsellik girdabına saplanıyor. Kendisine aşırı değer yüklenmesinden ve ilgiden bunalan çocuk ya yalnızlığı seçiyor ya da yaşamı boyunca her ilişkisinde aynı derecede tutkulu anne baba ilgisini arıyor. Doğru ya da yanlış fark etmeksizin yaptığı her davranış sürekli alkışlanan çocuk, hormonlu bir benlik geliştiriyor. Bu hormonlu benlik, bazen öz güveni kibirle karıştırıyor bazense ken- disine yüklenenlerin yaşamda karşılığı olmadığından, yetersizlik ve başarısızlık duygularının etkisiyle, kendini olduğundan aşağı görerek sağlıksız kendilik inşasını besliyor. Evdeki eşyalardan eve gelecek konuklara kadar her şeyin ve herkesin çocuğa göre konumlandırılması sonucu çocuk, kendisinden başka kutsal tanımıyor. İlişkilerini çıkarına göre ayarlayan, sosyal çevresine rol dağıtan çocuk sevgi, şefkat, vefa, dayanışma, merhamet, takdir gibi değerleri yaşayamıyor. Her davranışı helikopter gibi tepesinde dikilen anne babasının gözetiminde bağımsız karar almakta zorlanıp bağımlı ve sorunlu bir genç haline geliyor. Her istediği yerine getirilip ihtiyacı olan her ne ise önüne seriliverince yaşamı sınırsız ve sorumsuz bir özgürlük alanı sanıyor.

Teşekkür ederim Barış Bey.

Ben teşekkür ederim. Keyifli bir sohbet oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.